dinlerden özgürlük

16/9/2009

Yerle Gögün Ayrılması ya da Birken İki Olmak

Enbiya Suresi 30 ayet şöyle der : İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

 

Bu ayetin mucize yaratıcıları tarafından big bangin delili olarak ele alınmasını bir kenara bırakırsak, eski toplum tarihinde de bu ayetle benzeşen pek  çok mitolojik ögeye rastlarız. Kapsamlı bir araştırma birken iki olmak, ya da yer ve gögün ilahi bir güç tarafından ayrılması mitosunu bizim karşımıza her yerde çıkarır.

 

En eski örnegimiz Sümer mitolojisindendir. Böyle olması da gayet dogaldır, çünkü tarih Sümer’de başlar ve ilk yazılı kaynaklar da Sümerler’e aittir.

 

Nammu, Gökleri ve yeri doguran annedir. İkisinin bir arada temsili kozmik dag biçimindedir, bu dagın tabanı su dolu uçurumların üstünde uçar, dünyanın tabanıdır. Tepesi ise göklerin dorugudur. Alt bölüm toprak Kİ dişidir ve üst bölüm gök AN erkektir. An Toprak ve Gök'ü ayıran hava tanrısı Enlil'in babasıdır. Kökeni Sümerler'e kadar giden bir efsaneye göre, Yer ile gök yapışık idi. Sümer tanrısı Enlil, bunları ayırarak gögü yükseltti ve gökkubbe oluştu. Burada ilginç olan, Tanrı Enlil'in rüzgar ve fırtına tanrısı oluşudur. Yani yere yapışık olan gögün, rüzgarın üfürmesi ile adeta bir uçurtma gibi havalanıp, yükselmiş olduguna inanılmaktadır.

 

Hurriler’in Kumarbi efsanesinde  Ullikummi’nin şarkısı Kumarbi’nin Teşup’a kaptırdıgı krallıgı yeniden ele geçirmek için harcadıgı çabaları anlatmaktadır. Teşup’u yenebilecek bir rakip yaratmak için tohumlarıyla bir kayayı döller. Bu birleşmenin ürünü insan biçimindeki taştan bir yaratık Ullikummi olur. Denizden yarı yarıya çıkmış bedeniyle yeri ve gögü taşıyan dev Upelluri’nin omzuna yerleştirilen Ullikummi öyle bir hızla büyür ki başı göge erer. O zaman Teşup denize yönelir ve dev kayayla çarpışır ama yenilir. Ullikummi bütün insanlıgı yok etme tehditleri savurur ve telaşlanan tanrılar toplanıp Ea’ya başvurmaya karar verirler. Ea önce Enlil’e sonra da Upelluri’ye gider ve taştan bir devin Teşup’u öldürmeye karar verdigini duyup duymadıklarını sorar. Enlil’in cevabı kayıptır, Upelluri ise :”Yer ile gök benim üzerime yükseltildiginde ben hiçbir şey bilmiyordum. Yer ile gök bıçakla ayrıldıgında da ben hiçbir şey bilmiyordum Şimdi sag omuzum agrıyor ama bu tanrının kim oldugunu bilmiyorum.” O zaman Ea eski tanrılardan babalarının ve dedelerinin eski depolarını açmalarını ve onların yer ile gögü birbirinden ayırdıgı bıçagı getirmelerini ister. Ullikummi’nin ayakları kesilip sakat bırakılır; ama dev kaya hala babası Kumarbi’nin gökyüzü krallıgını kendisine miras bıraktıgını söyleyerek övünmektedir. Sonunda Teşup tarafından yere serilir. 

 

Sümerler'den sonra Babil yaratılış efsanesi Enuma Eliş'te de bu inanç yer almakta. "Başlangıçta tatlı su, tuzlu su, sis ve bulut karışımından oluşan bir karmaşa (kaos) vardı. O zaman henüz tanrılar bile yoktu. Tanrılar bu kaosa bir düzen vermek için geldiler ve yapışık olan yer ile gögü ayırdılar" denilmektedir. Ancak efsanenin Babil anlatımında, Sümer tanrısı Enlil'in yerini Babil tanrısı Marduk almaktadır. 

 

Başlangıçta bir olan yer ve göğün rüzgar ya da ışık tarafından ayrılmaya zorlandıgı,  bütün dünyada yaygın bir inançtır. Çin’de yaratış tanrısı Shang Ti daha önce birleştigi ana tanrıçanın çocuklarından biri tarafından ikiye ayrılır, daha sonra bereket getiren yagmuru yagdırmak için göge çekilir. Polinezya’da Rangi (gök) ve Papa (yeryüzü) bir kucaklaşmada birbirine kilitlenirler; ta ki ışıgı daha önce hiç görmemiş çocukları onları birbirinden koparıp ayırıncaya kadar , o zaman da ışık ortaya çıkar. Mısır da belki de yagmur olmadıgı için cinsler tersine dönmüştür.. Gök tanrıçası Nut boylu boyunca yere uzanmış yer tanrısı Geb’in üzerine egilmiş olarak temsil edilir; ogulları rüzgar tanrısı Shu tarafınden ayrılmıştır.

 

Klasik Hesiodos mitosunda Gaia'nın (toprak) ve Uranos'un (Gök) ogulları Kronos tarafından nasıl koparılıp ayrıldıklarını biliyoruz. Panteonun sayısız tanrıları dogmuş ve bu tanrılar göklerdeki kentlerinde insanların yeryüzündeki tarlalarını sürüp gitmeleri gibi yaşamışlardır.

 

Vedalar çagı şairlerinin ele aldıgı kozmogoni türlerinden bir tanesi de yer ile gögün birbirinden ayrılması suretiyle yaratılıştır. Aynı olgu Tevrat’ta şu şekilde yer almaktadır :

 

6 Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.

7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

8 Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.

(Yaratılış 6-8)

 

Görüldügü gibi hangi ülkenin mitolojisine göz atsak ortak bir öge olarak yer  ile gögün birbirinden ayrıldıgını görüyoruz. Mitolojinin amacı bazı deger yargılarının topluma dikte ettirilmesi ve toplumun bu temelde yönlendirilmek istenmesidir.

 

İlkel kabile düzeninde birey ve kabile tek bir bütündü. Kişi kendisi oldugu için degil o kabilenin/klanın üyesi oldugu için var oluyordu. Bu anlayış aynı zamanda kabilenin ekonomik temelinin de sonucuydu ve en geniş ortaklaşmacılıgı da beraberinde getirmekteydi. İnsan ile doga iç içeydi ve henüz ben/benim diye bir kavramları yoktu ilkel atalarımızın. Düşünce biçimi soyut olmaktan ziyade somut idi ve bu anlayış sonucu da elbette yer ile gök de birdi.

 

Avusturalya’da bir kangru totemine sahip olan yerliye kangru fotografı gösterildiginde bu benim demişti. Özdeşlik bu derecedeydi. Klan içinde yer alan insanlar arasında herhangi bir farklılık yoktu. O insanlar klanla birlikte oldukları için var olabiliyorlardı. Bu anlamda da yer, gök, doga, insanlar ve totem atalar bir ve özdeşti. Aslında en ilkel inanışlara göre hemen her yerde olan bir güç vardı. O toplumları inceleyen Hırıstiyan misyonerler bu gücü ruh olarak yanlış bir şekilde tanımlamışlardır. Ama onların ruh olarak tanımladıkları bu anlayışın bizim dinlerin vaaz ettigi ruh anlayışı ile uzaktan ya da yakından bir alakası yoktu. Buna yaşam gücü demek daha belirgin ve anlamlı olabilir belki.

 

İşte bu yaşam gücü canlı ya da cansız tüm varlıkların içindeydi. Aslında tek gerçek de buydu. İnsanlar ya da hayvanlar veya cansız varlıklar bu yaşam gücünü şu ya da bu şekilde temsil etmekteydiler. Bu yüzden de toplum o yaşam gücünün şu ya da bu şekilde dışa vurumundan başka da bir şey degildi. Bu güç kaybolmuyor, yok olmuyor fakat sadece dönüşebiliyordu. Bu anlamda da hiçbir şey farklı degildi ve her şey tek bir bütünün parçasıydı. Ve de birdi.

 

Ancak kabilenin ekonomik temeli çatırdamaya ve toplum içinde sınıflaşma egilimleri yeşermeye başlamıştı. Bu yeni durumun ise bir şekilde kabile bireylerine izah edilmesi ve alıştırılması gerekiyordu. Örnekleme gerekiyordu. İşte tüm uygarlıklarda yer alan birken iki olma mitosu ya da yer ile gögün ayrılması bu ekonomik temelde ortaya çıktı ve şu ya da bu şekilde kabile bireylerine empoze edildi.

 

Bu süreç kabile şefinin de artık kabile üzerindeki otoritesini krallık olarak pekiştirmesiyle başat olarak gelişti. Yakındogunun bu krallıkları bir yandan üretim güçlerinin olaganüstü gelişmesi, öte yandansa toplumun bir de çalışmayan ve çalışan sınıf olmak üzere uzlaşmaz sınıflara bölünmesiyle sonuçlanan kafa ve kol emegi arasındaki bir bölünme temelinde ortaya çıkmıştı. Toplumla doga arasında bir ayrım yapılabilmesi, ancak toplumun bu kendine karşı bölünmesinden sonra mümkün olmuştur.

 

İşte bu ekonomik temelin ideolojik olarak da desteklenmesi gerekmekteydi ve yer ile gögün ayrılması mitolojisinin hizmet ettigi amaç da buydu. Doga ile iç içe olarak ve tek bir bütün halinde yaşayan ilkel ve ortaklaşmacı kabile düzeni şimdi ileride birbirleriyle uzlaşmaz karşıtlıklar olarak gelişecek bir tarafta çalışmayan, üretmeyen ve egemen konumda bulunanlarla, diger tarafta yönetilen ve sömürülen bir çalışanlar sınıfına bölünmekteydi. Böylece  ilkel ortaklaşmacı kabile birken iki olmuştu. Bunun ideolojik olarak izah edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla da ilahi bir güç tarafından yer ile gögün ayrılması ortaya  konuldu. Yer ve gök gibi birbirini tamalayan iki şey bile tanrılar tarafından ayrılmış ya da ayrımlaştırılmış ise insanların da aralarında ayrılık olmasından daha dogal bir şey olabilir miydi. Madem ki tanrılar böyle bir kader çizmişler ve keskin bir kılıç ile yer ve gögü ayırmışlardı o halde her insan da kaderine razı olmalı ve bu ayrımdan kendine düşen payı alabilmeliydi. Buna da itiraz etmemeliydi, çünkü bu tanrıların istegi ve onların eylemi sonucunda gerçekleşmişti.

 

Başlangıçta klan üyeleri o zamanki tek geçinme biçimi olan toplayıcılık ve avcılıkla ugraşıyor ve tüm toplayıp, avladıklarını ortak olarak paylaşıyorlardı. Sadece savaş zamanları haricinde cesaretinden ve kuvvetinden başka bir özelligi ve yetkisi olmayan kabile şefleri toplumsal ayrışmayla birlikte  mutlak krallara dönüşme egilimi gösterdiler. Tanrı fikri krallıgın gerçekliginden çıkar ortaya, fakat insan bilincindeki bölünme artık toplumdaki ayrılmayla oluşur, ilişki tersine dönmüştür. Kralın gücü tanrıdan geliyormuş gibi görünür, yetkisiyse tanrının istenci olarak kabul edilir. Böylece gerçeklik, içinden çıkmış oldugu fikir tarafından güçlendirilmiş olur. Biri digerini etkiler. Bu ters düşümün ideolojik olarak topluma kabul ettirilmesinin yolu da mitolojinin işlevini oluşturur.

 

Eskiden bir ve tek olan ortaklaşmacı kabile düzeninden özel mülkiyetçe güdülenen sınıflı toplumlara geçiş süresince ekonomik temele uygun olarak ideoloji biçimlendirme ise, bu kopuşu ilk gerçekleştiren egemen güçlere düştü. Toplumda kafa ile kol emegi farklılaşmaya başlamıştı. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıflar ilk olarak üretimden koparak sadece kafa emeginin ürünlerini vermeye ve toplumu yeni düzene uygun olarak şekillendirmeye başladılar. Artık eskiden bir olan toplum ayrışmaya ve sınıflaşmaya başlamıştı. Bunun için de toplumu kapsayacak ve şekillendirecek mitoslar üretmek gerekecekti.

 

İşte tüm toplumları aynı anda ya da süreç içerisinde kapsayan mitosların ortak temelini bu gerçeklikte aramak gerekmektedir.

 

Eski topluma basitçe biz göz atmak bile bu oluşumun yeteri kadar kanıtını bize sunmaktadır. Vahim olan, işlevi sadece eski toplumun deger yargılarını ve ideolojisini aktarmaktan ibaret olan Enbiya 30 un günümüzde bile hala bir mucize iddiasına temel teşkil edebilmesidir. Şayet bu sözlerde bir ilham ya da bir mucize veya bir deger varsa o halde bunun en büyük onurunu Sümerler’e vermek gerekmez mi?

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »