dinlerden özgürlük

14/9/2009

Tanrıça Domuz 3

Aslında bu ay farklı bir konuyu işlemek niyetindeydim, ancak Tanrıça Domuz yazılarının farklı eleştirilere tabi tutuldugunu gördüm. Olumlu eleştirilerin yanı sıra olumsuz olarak da eleştirildigine ve degişik yerlerde tartışma konusu yapıldıgına şahit oldum. Bu benim açımdan sevindirici bir olgu. Demek ki köşe yazıları bölümümüz amaçlandıgı biçimde yol almaktadır.

 

Bu yüzden yazılarıma getirilen eleştirilere bu ay bir yanıt vermeyi gerekli gördüm. Amacım kesinlikle bir polemik yaratmak degildir, zaten köşe yazılarının işlevi de bu degildir. Ancak getirilen eleştirilerden meramımı tam olarak anlatamadıgım ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda da konuyu son kez ele alarak bazı hususlarda açıklama yapmak zorunlu olmuştur.

 

Eleştirilerden ilk göze çarpanı benim totemcilikteki tabu olayını kavramadıgım üzerine. Açıkçası bu eleştiriyi getirenlerin benim yazımı hiç okumadıklarını, okusalar da anlamadıklarını düşünüyorum. Çünkü tanrıça domuzun temeli zaten totem inanışından kaynaklanmakta ve yazının birinci bölümünün girişinde de bu uzunca bir şekilde izah edilmekte.

 

Totemin iki yönü vardır. Birincisi kutsal olmasıdır, ikincisi de yasak ve tabu olmasıdır. Bunların ikisi bir arada yürür. Her klanın kendine has totemleri oldugu için de her klanın kendine has totem tabuları olması son derece dogaldır. Totemi eşek olan bir klan eşegi, mercimek olan bir klan ise mercimegi tabu olarak kabul eder ve bunları yemez. Bu totemler ancak yılın özel günlerinde toplu olarak tüketilir, aynen domuzun Mısırlılar’da senede bir kere tüketilmesi gibi. Bu yüzden tüm klanların totem yasakları belli bir bitki ve hayvanı kapsar. Totem hangi hayvan ve bitki ise onun yenmesi yasaktır. Aslında bunun dogrusu şöyle olmalıdır. Totemi yalnız olarak yemeyeceksin.

 

Bu çok çok eski zamanlarda totem hayvanının toplu olarak tüketilmesini şart koşmak için konulan bir kuraldı besbelli. Totem hayvanı ya da bitkisi kabilenin yaşam ve beslenme kaynagı idi ve bireysel olarak tüketilmesi engellenmişti. Ancak daha sonra totemin ilkel hali aşıldıktan ve totemler tanrılara dönüştükleri zaman  ilk andaki işlevleri unutuldu ve geriye sadece yasaklar kaldı. Bir de neden oldugu hatırlanmayan toplu tüketilme eylemi.

 

Böylece yıllar sonra o toplumlar senede bir kere geçmişteki totemlerini kurban eder ve topluca yerler, ancak bunu neden yaptıklarını da unutmuşlardır ya da ulaştıkları ekonomik ve kültürel seviye yeni mitolojiler dogurmuş ve eyleme yeni anlamlar kazandırmıştır. Artık totemin yerini tanrı almıştır. Böylece totemin tabu kısmı yememeyi ve günah saymayı gerektirirken, kutsal kısmı da senede bir kere şölenlerle tüketmeyi gerektirir.

 

Totemin kutsal ve tabu özelliklerini bir arada kavrayamadıgımız zaman eski Mısırlılar’ın tüm sene boyunca mekruh ve haram saydıkları domuzu neden senede bir kere keserek toplu olarak yediklerini açıklayabilmemiz de mümkün olamaz. Burada benim tartıştıgım totem olan hayvanın tabu olması degildir. Benim açmak istedigim konu tüm totemler zaten tabu iken ve tüm totemler ait oldukları klan için yenmeme yasagı taşırken, nasıl oldu da domuz evrensel bir tapıma ugradı. Birinci aydınlatılması gerekilen konu budur.

 

Eski toplumların tarihini inceledigimizde en eski evrensel hayvan yılan, daha sonra domuz ve en sonra da boga oldugunu görürüz. Bunların her biri ise eski toplumun farklı ekonomik ve kültürel evrelerine tekabül ederler. İlk iletimde domuzun neden böyle algılandıgına deginmiş ve Yunanistan’dan Suriye’ye kadar pek çok yerde evrensel tapım gördügünü örneklemiştim. Hatta Hindistan’dan  Çin’den Avusturalya’ya kadar dünyanın pek çok yerinde bu tapımın izlerine ulaşabiliyoruz.  O halde bir mısır yasagı ile, deve kesmemek ile, mercimek yememek ile domuz tapımını bir göremeyiz. Münferit kılanlar açısından tabu karakterini taşıyan degişik totem bitki ve hayvanları, domuz söz konusu oldugunda evrensel bir hal almıştır. İşte benim cevaplandırmaya çalıştıgım soru da budur.

 

Birinci yazıda domuzun kadınla ve kadın aybaşı haliyle nasıl özdeşleştiginden söz etmiştim. Klan ataları tanrılara/tanrıçalara dönüştükçe klanın totemi de o tanrıçanın simgesi olagelmiştir. Hakim olan klanın simgesi de tüm toplulugun tapım nesnesi haline gelmiştir. İlk atalar tapımı da kadın soyundan devam edegeldigi için ilk kutsalların da tanr degil de tanrıçalar olabilmesi anlaşılır bir durumdur. Toplum ana soyundan ilerliyordu, dogaüstü gücün de dişil nitelik kazanması dogaldı. Bir kere doga üstü dişil nitelik kazandıgı zaman onun simgelerinin de evrensel hale gelmesi anlaşılabilir bir durumdur. Bu yüzden de tanrıçanın domuz ile simgelenmesi ve geçmiş totem alışkıları ile var olan durumun karmaşası kavranabilir hale gelecektir. Ancak bu ana simgenin yanında ikincil simgelerin de yer alabilmesi mümkündür.

 

Nitekim Demeter’in esas simgesi domuz iken pek çok yerde bugday başakları temsiline de ikincil figür olarak yer verilmiştir. Efsaneye göre ise Demeter kızı Persephone’nin bulunmasından, ya da dogru terimle kısmi olarak yer yüzüne dönmesinden sonra insanlıga ödül olarak bugdayı vermiştir ve bu ödül sonucu Eleusis gizemleri ortaya çıkmış, yeni bir tapım dogmuştur.

 

O halde Ana Tanrıça’nın pek çok yerde ikincil simgeler taşıması onun esas karakterini degiştirmeyecektir. Örgütlü din, toplumun siyasi aşamaya ulaşmasıyla birlikte ortaya çıkar ve süreç içerisinde din devlet dini olma özelligi taşır. Takdir edilirse devlet olabilmek için pek çok klan ve kabilenin bir araya gelerek yerleşik bir karakter taşımasını ön görür ve burada klan/kabile farklılıkları ortadan kalkarak yurttaş olma özelligi kazanılır. Bu süreç içerisinde her klan da kendi totem ve inanç biçimlerini birlikte getirir ve bu totem şekilleri şu veya bu şekilde toplumun dokusuna degişik simgesel biçimler olarak yansır. Bu biçimlerin her biri ileride degişik tanrı/tanrıçalara da dönüşecektir ve her bir tanrı/tanrıça da simge olarak kaynaklandıgı totemi baz alacaktır. O halde ana tanrıçanın temel motifi haricinde yardımcı ve tali motiflerle de temsil edilebilmesinde yadırganacak bir tarafın olmaması gerekir.

 

Son olarak domuzun tarıma verdigi zararları ele alarak bunun domuzun haram sayılmasıyla olan ilgisine deginmem de yadırganmış ve garipsenmiş. Yadırgayanları benim de yadırgadıgımı belirtmem gerekiyor. Bu arkadaşlarım domuz yasagının tarımın temel gelişim yerlerinde ve belli bir zaman diliminden sonra gerçekleşmesini ve Mezopotamya gibi etrafı çöllerle çevrili kısıtlı tarım alanları bulunabilen yerlerin haricinde yasagın olmamasını nasıl açıklayacaklar acaba.

 

Totemin kutsal ve tabu olan karakterleri Mezopotamya gibi bir tarım bölgesinde yasakçılık  olarak kendini ortaya koyarken, İndüs vadisinde ise tam aksine bir kltürel degişiklige yol açmıştır. Burada ise kutsal olan taraf öne çıkmıştır.

 

En eski Hint metinlerinde et yemenin ve İnek tüketiminin oldugunu görmekteyiz. Ancak MÖ 1.yy dan itibaren İndüs vadisinde olaganüstü bir nüfus patlaması yaşandı. O zaman köylüler iki seçenekle karşı karşıya kaldılar. Ya ineklerini beslenme olarak kullanacaklar ve hızla tüketilmelerini saglayacaklardı, ya da bu hayvanları üretim aracı olarak kullanarak tarım üretiminin genişleyerek yeniden üretimini gerçekleştireceklerdi. Burada seçenek ineklerin korunmasından yana agır bastı ve inek tam da bu yüzden kutsallaştı. Onların dokunulmazlıgı tarımın genişlemesi ve yeniden üretimi için zorunlu hale geldi ve aynı gerekçelerle domuz için konulan haram yasagı, inek için konulan kutsallık yasagına dönüştü. Süreç aksi yönlerden aynı sonuca vardı.

 

Dikkat edilirse domuz yasagının başlangıç aşamaları Hint/Ariler’in yayılma ve göç süreciyle başat olarak ilerlemektedir. Bu kavimler göçebe ve ataerkil idiler. İstilaları sırasında erkek tanrı tapımını da beraberlerinde getirdiler ve bundan sonra dinin temel ekseni, ana tanrıçayı da ortadan kaldırma dogrultusunda gelişti. Ama elbette bu o kadar kolay degildi ve binlerce seneye yayıldı. Yahudi şeraiti pek çok metninde Kenan bölgesinde halkın hala astorte adlı putlara taptıgından bahseder ve defalarca bu tapım lanetlenir. Astorte Ana Tanrıça İştar’dan başkası degildir ve bu tapımın da ana simgelerinden bir tanesi de bahsettigimiz gibi domuzdur.

 

Yasagın birinci yönünün bu oldugu Tevrat okumalarımızdan yeteri kadar ortaya konulabilecektir. Ama diger cografi bölgelerde yasak olmayan domuzun özellikle Bereketli Hilal gibi etrafı çöllerle çevrili verimli ve kısıtlı topraklarda yer almasını açıklamak için elimizdeki en önemli yaklaşımın domuzun tarım alanlarına verdigi zarar oldugu görülecektir.

İndüs Vadisinde görülen kutsallaştırma ve tanrısallaştırma buralarda tam tersi bir işlev kazanmıştır.

 

Neden neolitigin ilk başladıgı bu farklı cografya dışında domuz yasagına rastlamıyoruz sorusunun cevabı bu konuya ışık getirebilecek tek yaklaşımdır diye düşünüyorum.

 

4/11/2007

MÜKEMMELLİK ÜZERİNE

Yaşadıgımız süre içerisinde insanoglunu tanımlarken hep ortak bir söylemle karşılaşmışızdır. İnsanoglu en gelişmiş canlıdır, insan kainatın efendisidir; bilimsel olarak da insanın düşünen bir hayvan oldugu söylenir. Ortak payda insanoglunun mükemmel oldugu üzerinedir. Kendimizdeki şartlanma en üstün oldugumuz üzerinedir. Homeros kahramanlık çagının şiirini yazarken karakterlerinin çogunu tanrısal olarak tanımlar. Aslında insan hakkındaki şimdiki düşüncelerimiz tam da o çagların bir izdüşümüdür.

 

            Kutsal kitaplara göre ( Tevrat ve Sümer-Babil efsaneleri ) Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır, bu yüzden de insan mükemmel olmak zorundadır. Peki gerçekten öyle midir.

 

            Her şeyden evvel mükemmel sözcügünün tanımının TDK sözlügünde “ Eksiksiz, kusursuz, tam, yetkin, şahane “ olarak geçtigini belirterek işe başlamak gerekiyor. Şimdi de bu tanımları kendi benligimize uygulamak gerekiyor. Bu kavramların her birisi göreceli kavramlar; ancak bir çıkış noktası temel alınarak anlam ifade edebilirler. Dogadaki pek çok form evrimsel gelişmelerinde organizmanın gereksinimi üzerine dogal şartlara uyum sagladıkları oranda hayatta kalmayı başarabilmişler. İçinde yaşadıkları ortama uygun olarak da dogal mekanizmalar geliştirmişler.

 

            Kusursuz bir insan uçabilmeliydi, ya da balıklar gibi suyun altında yaşamını idame ettirecek mekanizması olabilmeliydi, ahtapotunki gibi gözlere sahip olmalıydı, bir yarasanın duyargalarına sahip olabilmeliydi. Gerçekten de mükemmeliyet olarak tek tek olguları ele alıp da dogadaki diger canlılarla kıyasladıgımızda insanoglunun önünde daima daha uygun koşullara sahip bir canlı türü oldugunu görebiliyoruz. Tek istisna düşünsel yetimiz, ve dünyayı algılayıp onu yorumlayabilmemiz. Bu yorumları emek ile dönüştürüp üretebilmemiz. O halde mükemmel oldugumuz tek yön düşünebilmemiz.

 

            Acaba düşünebilmek canlı organizma açısında mükemmellik midir. Bu konuyu gerçekten merak ediyor ve işin içinden çıkamıyorum. Düşüncenin ve düşün eylemlerinin bizlere sagladıgı şey mutluluk mudur, yoksa mutsuzluk mudur. Yaşamımızın büyük bölümünü mutlu olarak mı geçiriyoruz, yoksa sürekli problemler çözerek, sürekli stres içerisinde ve sonu gelmez bir kör dögüşü içerisinde mi geçiriyoruz.

 

            Zekamızı geliştiren etmen, problemleri ele alıp çözebilmemiz; bu zekanın evrimini getirmiş; peki bu evrim ne getirmiş: daha fazla sorun, daha fazla problem. Zeka ve güdü birlikte özel mülkiyete yol açmış .Daha rahat ve bedelsiz yaşama istegi bir hırsa dönüşerek ufak bir azınlıgın mutlulugu için milyonların sefaletine yol açmış. Sorunları ve çelişkileri çözme istegi ile hırs birleşince savaş araçları ortaya çıkmış. Sonuç dünya savaşları ve 10 milyonlarca ölü. Bunlar bilinenler ya bilinmeyenler; içinde yaşadıgımız yerel savaşlar ve sonuçları olan ölümler, işkenceler, hastalıklar ve çevresel yok oluş.

 

            Şimdi bu açıdan baktıgımız zaman neremiz mükemmel anlamakta zorluk çekiyorum. Kendimizden başka dogaya zarar veren başka bir canlı türü yok. Bizzat kendi bindigimiz dalı kesiyor ve biz bunu mükemmel buluyoruz. Meseleyi biraz etraflıca kurcalayınca da, aslında dogada en zavallı türün insan olabildigini görebilmek mümkün. Ancak bu insanın dogasından kaynaklanmıyor. İnsanın kendine, türüne ve dogaya yabancılaşmasından kaynaklanıyor. İnsanın insanlıgından vazgeçmesinden kaynaklanıyor.

 

            O halde şimdi bize ögretilenlere farklı bir gözle bakabilmenin zamanıdır. İnsanı insanal özüne döndürebilecek, toplumsal yabancılaşmayı ortadan kaldırabilecek, mülkiyet ilişkilerinin getirdigi hırs, kin, kıskançlık vs gibi insanın ortaklaşmacı başlangıcına yabancı güdüleri yadsımanın zamanıdır.

 

            Diger canlı formlarını bir tartıya vurun isterseniz, dogadaki hangi canlı türü bizim kadar mutsuzluk ve olumsuzluk saçabiliyor etrafına, bizim gibi her gün sorunlarla ve kötülükle boguşuyor. Kapitalizm hepimizi birdigerimize rakip yapmadı mı. Tüm deger yargılarımız para, mülkiyet ve iktidar üzerine kurulu degil mi. Bizden başka, kendisiyle beraber çevresine de zarar verebilen başka bir tür var mı.

 

            Tüm bunlara karşın hala insanoglunun mükemmel oldugunu, mükemmel yaratıldıgını iddia edebiliyorsanız size söyleyecek hiçbir lafım olamaz. Ama kutsal kitaplardan biraz başınızı kaldırıp da çözümün insanın insanal özüne dönmesinin koşullarını saglayabilecek ekonomik ve sosyal sistemi kurmak oldugunu görebiliyorsanız, beraber yürüyecek uzun bir yolumuz var demektir. Mükemmellige ulaşabilme yolu. Bunun ismi ise insanlık. Kaybettigimiz insanlık. Ne din, ne dil, ne ırk, ne milliyet, ne cinsiyet; yalnız ve yalnızca insan.

4/11/2007

AHRET

 

   

      Düşünebildiği sürece insanoğlunun en temel felsefi problemi 'varlık ile yokluk arasındaki ilişki' olmuş; ‘ölüm’ olgusu da her zaman bu problemi körüklemiş ve yaşam gündeminin ilk sırasında kalmasını kolaylaştırmıştır.

  

      Avcı ve toplayıcı toplumlarda ölüm o kadar korkulacak bir şey değildir. Çünkü avcı her zaman ölümle karşı karşıyadır. Bu sebeple avına saygı duyar ve onunla bütünleşir. Tarih boyunca ‘ölüm’ aynı zamanda ‘yeniden doğum’ olmuştur. Atalar kültü, atalara tapım “dedenin yaşamını toruna geçireceği” fikriyle bütünleşmiş; hatta hemen bütün topluluklarda dedenin isminin toruna verilmesiyle ritüel halini almıştır.

 

      Bu toplumlar ‘yaşamın sürekliliği’ fikrini ilke edindikleri için ölümden korkmazlar. Ölünün arkasından tutulan yas çok uzun sürmez. Kızılderililer’de yas bir hafta sonra yerini şölene bırakır. Bunun sebebi, ölenin ruhunun bu süre sonunda ‘göğün kutsal çayırları’na ulaşarak burada mutluluğu yakaladığının varsayılmasıdır.

 

     İlyada da Hektor’un cenazesini alan Troyalılar tam 9 gün tören için hazırlık yaparlar. 10’uncu gün usûllere göre ölü yakılır; kemikleri ayrılarak bir mezara gömüldükten sonra herkes Priamos'un sarayına eğlenmeye gider. Tartaros, Hades, Cehennem inancı olsa bile buradan çıkış da yoktur, dirilme de…

 

    Tarım toplumlarının inanç biçimleri de tarımın gelişmesiyle birlikte ekonomik alt yapıya bağlı olarak değişime uğramıştır. Bitkinin ‘doğum-ölüm sarmalı’ “insanların doğup öleceği” anlayışına götürmüştür bu toplumları. Doğum-ölüm kültleri zamanla Mısır’dan, Sümer’den Avrupa’ya, Afrika’ya kadar dünyaya yayılmıştır.

 

     Ancak değişen dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak hiçbir dönemde kolay olmamıştır. Tarımla birlikte üretim yoğunluğunun da artması ve bu yoğunluğun bazı kimselere kişisel rant ve özel mülkiyet olarak geri dönmesi sonucu toplumlar ‘mülk sahipleri’ ve ‘mülksüzler’ gibi 2 temel sınıfa ayrılmıştır. Mülklerini korumak isteyen ve mülksüzler ile çatışmaktan kaçınan mülklüler, bu sebeple olağan üstü bir olgu geliştirmişler ve bunu asırlar boyu yine mülksüzlere karşı kullanmışlardır. Bu olgu ‘Ahiret Fikri’dir…

 

    Ahiret anlayışı ortaya çıkana kadar insanlar toplum içinde eşit hak ve mülkiyete sahiptiler. Yaşam doğuştan kazanılan bir haktı. Kabilenin, soyun her üyesi ‘Erginlenme Törenleri’nden  sonra herkesle eşit haklara sahip oluyordu. Üretim ve tüketim ortaklaşa gerçekleştiriliyordu. Mülkiyet toplumsaldı, ürün ya da av eşit olarak paylaşılıyordu.

 

    Yeni düzenlemeyle üretim araçları bireylerin ellerinde toplanmaya ve bu sayede sistem onlardan yana işlemeye başladı. Mülk sahiplerinin ve mülksüzlerin çocukları arasında doğuştan ‘fırsat eşitsizliği’ oluşuyordu. Bu olumsuzluğu gidermek için ortaya çıkarılan formül son derece basitti: “İnsanca yaşama hakkı, ölümle kazanılır”. Dünya bundan sonra bir ‘sınav yeri’ olarak kabul edildi. Burada isyana yer yoktu. Ezilen, sömürüldüğünü hisseden bireyler isyan etmeyecek; tevekkül içerisinde kaderine rıza gösterecekti. Bu dünyada yaşadığı azabın mükafatını öldükten sonra misliyle alacaktı.

 

     Her toplumsal sistem ideolojisi ile ayakta durur. İdeoloji olmadan toplumları bir araya toplayabilmenin, birleştirebilmenin yolu yok. Sınıflı toplumda ayakta kalmasını bu ideolojilere borçlu. İnsanca yaşamanın koşulunu ölmekle özdeşleştiren ideoloji, sınıflı toplumun bugüne kadar ayakta kalabilmesinin en temel direklerinden biri; ahret düşüncesi binlerce yıldır bu toplumu ayakta tutan en temel öge.

 

     Marks boşuboşuna din bir afyondur demedi, yeteri miktarda zerkedildigi zaman insanların kabullenişlerini, teslimiyetlerini kolaylaştıran ve egemen sınıf ve düşüncelerin cennetlerini sürdürmelerini kolaylaştıran bir uyuşturucu. Türkiye gibi anayasasına laik oldugunu yazan bir ülkede Diyanet İşleri gibi bir kurumun varlıgı ile ilkokuldan itibaren verilen zorunlu din dersleri bunun bir göstergesi. Ahret inancının enjekte edilmesinden evvel, insanlar mutlulugu yaşadıkları sürece elde etmeye çalışıyorlardı.

 

       Şimdi temel meselemiz; insanca yaşamı, insan olabilmeyi, ölümle kazanılan bir hak olarak mı kabul edecegiz; yoksa insanlıgı bu dünyada arayıp insan mutlulugunu bu dünyada tesis edebilecek sistemler kurmaya mı yönelecegiz. Bu soruya verilecek cevap kişinin kendisinin kul mu, yoksa özgür bir birey mi olması gerektiginin tercihinde yatmaktadır.

 

25/7/2007

Et Meselesi

 

      Rasûlüllah’ın Zeyd b. Amr b. Nufeyl’den bahsederken şöyle dediği bana rivayet edildi: O putlara ibadet nedeniyle beni ayıplayan ve böyle yapmaktan nehyeden ilk insandı. Mekke’nin yukarısındaki yüksek alanda Zeyd b. Amr’a uğradığımda Zeyd b. Hârise ile birlikte Taif’ten gelmiştim. Dinlerini terk etmesi onu Kureyşliler arasında meşhur etmişti (şeharathu). O da aralarından çıkıp Mekke’nin yüksek bölgesine yerleşmişti. Gidip yanına oturdum. Beraberimde putlarımıza kurbanlarımızdan bir torba et vardı. Eti Zeyd b. Hârise taşıyordu. Eti
kendisine takdim ettim. O vakit ben genç bir delikanlıydım. ‘Amcacığım, bu yemekten yiyiniz’ dedim. O ‘yeğenim, bu putlarınıza sunduğunuz kurbanlarınızdandır değil mi’ diyerek mukabelede bulundu. Ben öyle olduğunu söyleyince, ‘Abdulmuttalib’in kızlarına sormuş olsaydın, benim bu kurbanların etlerinden asla yemediğimi sana söylerlerdi, benim onlara hiç ihtiyacım yok’ dedi. Ardından ‘onlar iyilik veya  kötülük yapamayan batıl şeylerdir’ diyerek veya bu anlamda ifadeler sarf ederek, beni ve putlara ibadet edip onlara kurban kesenleri ayıpladı. Rasûlüllah ekledi: ‘Bu bilgiden sonra, Allah beni risaletiyle şereflendirinceye kadar onların bir putuna asla el sürmedim ve onlara kurban kesmedim.


      Bu bilgi degişik raviler tarafından degişik hadis toplayıcılarınca farklı olarak anlatılmıştır. Et olayı dogru olmakla beraber peygamberin konumu yer yer degişik olarak aktarılmıştır. Çogu rivayetlerde peygamberin de eti yemedigi, karşı çıktıgı , yaşamında hiç putlara adanan kurbandan yemedigi savunulmaya çalışılır. Suheyli nin yorumu şöyledir :

‘Rasûlüllah böylesi bir ayrıcalığa daha layıkken, Zeyd’in putlara sunulmuş eti terk etmesine Allah’ın izin verdiği nasıl düşünülebilir?’

es-Suheylî şöyle demektedir: “Hadis Rasûlüllah’ın bilfiil etten yediğini belirtmemektedir, sadece Zeyd’in böyle birşeyi reddettiğini ifade etmektedir. İkinci olarak, Zeyd sadece kendi aklına uyuyordu yoksa daha önceki bir şeriata tabi olmuyordu. Çünkü İbrahim’in şeriatı putlara kurban edilmiş hayvanların etinden değil de ölmüş hayvanların etinden yemeyi yasaklıyordu. İslam gelip böyle bir adeti yasaklamadan önce bunun karşısında bir şey yoktu. Dolayısıyla Rasûlüllah böyle bir etten yemişse mübah olan birşeyi yapmıştır, yok eğer yememişse burada bir problem yoktur. Gerçek şudur: Bu sarahaten mübah kılınmadığı gibi yasaklanmamıştı da.”  es-Suheylî’nin kullandığı argumanlar bilginlerce ittifakla kabul edilmemiştir. ‘İbrahim’in şeriatı (şer’u İbrahim) ölmüş hayvanların etinden yemeye yasaklamıştı, putlara kurban edilmiş hayvanların etinden yemeyi değil’ düşüncesi, İbrahim’in şeriatının Allah dışında bir ilaha (putlara) kurban edilmiş hayvanların etlerinden yemeyi yasakladığını, onun da putların düşmanı olduğunu delil gösteren bazı bilginlerce reddedilmiştir.

     Elbette İslam bilginleri bunu tartışırken , herzamanki sorun karşımıza çıkar, rivayetler muhteliftir, kiminde Harisi eti getirir ve peygamber de yemez, kiminde yer. Yani iş çıkmaz dönüşür. Bu olayın önemi peygamberin dogumundan itibaren kutsanıp kutsanmamasında yatar. Allah şayet kainatı Muhammedin yüzü suyu hürmetine yaratmışsa elbetteki ona kötülükten ve kutsal olmayandan uzak durmayı da ögretecekti. Burada peygamberin ismet olup olmadıgı ( dogumdan itibaren günahtan arınmış ) meselesi ortaya çıkmaktadır. Bu konuda da bir kısım alimler ki ehli sünnet erbabı, peygamberin ismet oldugunu savunurken, bir kısmı da olmak zorunda olmadıgın iddia etmişlerdir.

      Bu rivayetin bizi ilgilendiren yanı ise iki türlüdür :

      Birincisi Zeyd b. Amr b. Nufeyl' in peygamberin ögretisini oluşturmasında son derece etkili oldugu ve onun ögretmenlerinden biri oldugu.

       İkincisi peygamberin inzivasında yanlız olmadıgı. Bunu da gene konuyla ilgili rivayetlerden birinde rastlıyoruz.

        “Vahiy almadan önce Peygambere yalnızlık sevdirildi ve Mekke dağları oyuklarında ikamet etti. O (Peygamber) dedi ki: ‘O da kendisini dünyadan tecrid ettiğinde Zeyd b. Amr’ı oyuklardan birisinde gördüm

          İbn Dureyd tarafından aynı konuda nakledilen  bu rivayette peygamberin inzivasında yanlız olmadıgını ve ögretmenlerinin de yer yer onunla birlikte bu inzivaya katıldıgını görüyoruz.

27/5/2007

Devlet ve Kutsal

   

     Dinler ve tanrı inancı insanlıgın en çok 5-6 bin senelik bir dönemini kapsıyorlar. Tanrı ve kutsal fikrinin önümüze çıktıgı her yerde bir devlet oluşumunu da beraberinde görüyoruz. Devletin oluştugu her yerde devletin temelini kuran bir kutsal söylemle karşılaşmamız kaçınılmaz oluyor. Devleti kuran, egemen olan tüm bireyler dünyanın her bölgesinde , her toplum biçimi ve cografyasında karşımıza tanrısal kişilikler olarak çıkıyorlar.

    Eski Romayı kuran Remus ile Romulus tanrı Marsın çocuklarıdırlar. Anneleri bakire bir dogum yapmıştır.

    Babil kralı Hammurabi kanunlarının girişinde şöyle der : Babili dünya devletleri arasında üstün kıldıkları zaman Enum ve Enlil beni, dindar ve tanrıdan korkan Hammurabi'yi ülkenin üzerinde adaletin bir güneş gibi parlamasını saglayarak ve böylece kötü olan her şeyi yok ederek insanların hayatlarını zenginleştirmek için seçtikleri zaman ,

   Osiris bir tanrı idi ve Aşagı ile Yukarı Mısırı birleştirdi. Egemenligi ele aldıgı zaman halkı göçebe bir hayat sürüyordu. Osiris bu kabileleri birleştirdi ve onlara tarımı ögretti. Ondan sonra Mısır firavunları hep tanrı oldular.

    Ninsun Gılgameş'in tanrıça annesidir, Şamaş rahibesidir. Babası Uruk kralıdır ve ondan sonra Gılgameş Uruk devletini yönetmiştir.

    Japon imparatoru Mikado bir tanrıdır hem de güneş tanrısı. Diger tanrılar senede bir ay Mikadoyu ziyarete gittiklerinden o ay boyunca ib0adet yapılmaz, tanrılar dualara cevap vermezler.

     Hawai mitolojisinde kutsal güç tanrılardan insan akrabalarına geçmektedir.

     İnkalarda krallar güneş tanrısının çocuklarıdırlar.

     Asur Kralı Sargon annesi düşük bir soydan olmasına ragmen Tanrıça İştar'ın sevgilisi olmuş ve bundan sonrada krallıgı yönetmiştir.

     Hititlerde kral tanrının vekili olarak ülkeyi yönetir. Hiti rahibi şu şekilde dua eder :" Gök ve yer ve ülkenin halkı Fırtına Tanrısınındır. Böylece o kral Labarna'yı kendisinin vbekili yaptı.Ona bütün Hattuşa ülkesini verdi."

      Hangi cografyada ve hangi toplum biçiminde olursa olsun tüm kurulan erken devlet biçimlerinde bu türlü kutsallıkları ve egemenin Tanrı ile ilişkisini görüyoruz. Devletin ilk kuruluşunun vazgeçilmez bir destegi her zaman için Tanrıdan ve kutsaldan geliyor.

       Devlet propogandasının yayılması ve avam insanlar arasında devlete ve egemenine karşı bir baglılık duygusunun aşılanması işini yalnızca din görüyor. Gerçekten din ilişkisi sömürünün yükledigi ekonomik yükleri karşılayıp dengelemenin en önemli yolunu oluşturuyor. İçlerinde dogrudan dogruya egemenin de bulundugu yönetici hiyerarşilerin üyeleri gibi, toplulukların üyeleri de , egemenin tanrısal güçlere sahip olduguna inanma yolunda egitiliyorlar.

       Devlete yasallık kazandırılması ve sonunda bir devlet ideolojisi kurulması işinin en önemli ögesi , egemenin dogaüstü güçlere sahip olduguna inanç idi. Böylece insanlar bir bütün olarak toplumun işleyişinin egemene baglı olduguna inandılar ve bu inanç din uzmanlarınca daha da geliştirildi.

       Böylece o zamana kadar sosyolojik olarak devleti tanımıyan insanlar ilkel kabile demokrasisinden bir sömürü ilişkisini betimleyen ve yönlendiren devlet sistemine geçtiler, toplum ezen ve ezilenler, emekçi ve egemenler olarak ikiye ayrıldı. Din diger ögelerle birlikte bir devlet aygıtı yaratmanın ön koşulu haline geldi.

        Arap Yarımadasında da olan bundan farklı degildi. Dagınık Arap kabileleri her biri başına buyruk olarak ve sürekli birbirleri ile çatışarak ama özgürce yaşıyorlardı. Bu kabilelerin birleşmesinin ve bir ulus olabilmesinin tek yolu belli bir degerler bütünü altında birleşebilmelerinden geçiyordu.Muhammed ve ilk taraftarları böyle bir sistemi yaratma işine giriştiler. Örnegin Ömer şöyle diyebiliyordu: " Şu üç sözüm Rabbimin ayetlerine uygun düştü. Birincisi, Ey Tanrı Elçisi, Hz İbrahim in makamınu kıble edinsek dedim, ... siz İbrahimin makamından bir namazgah edinin ( Bakara 125 ) ayeti ortaya kondu. İkincisi , Ey Tanrı Elçisi eşlerinin yanına iyi kötü herkes giriyor, onların örtünmesini emretseniz dedim, örtünme ayeti ( Ahzab 59 ) ortaya kondu. Üçüncüsü ise, kıskançlıkları yüzünden eşleri tanrı elçisini gücendirmişlerdi.Ben de onlara umarım ki Rabbi ona sizleri boşadıktan sonra daha hayırlı işler verir dedim, sözüm aynen ayet olarak ( Tahrim 5 ) ortaya kondu. ( Celal ed din es Suyuti )

        Ömere rivayet edilen sözlerden ayetlerin nasıl ve hangi şartlarda oluşturuldugunu görmek mümkün olabiliyor. Sonuç itibarı ile kendisinden başka hiç bir kimsenin bilemedigi ve şahit olamadıgı bir kutsallıgı taşıyan Muhammed İslamiyet ideolojisi altında tüm Arap Kabilelerini bir devlet sistemi altında birleştirebilmeyi başardı. Gerçi bu devlet bir erken devlet görünümündeydi ve tüm kurumları ile devlet olarak ortaya çıkması için Emeviler dönemini beklemek gerekecekti.

        Görüldügü gibi ilk Arap erken devleti de devleti oluşturmanın vazgeçilmez ögesi olan yöneticinin kutsallıgı ilkesini başarı ile uygulamış ve yeni devlet tamamen bu kutsallık temelinde şekillenmiştir. Bugün tüm eski devlet biçimlerinde yer alan yöneticinin tanrı ile direkt baglantısı ve onunla yakınlıgı ilkesini gülerek karşılayabiliyoruz. ancak iş İslamiyete geldigi zaman bu ilkeyi gözardı edebiliyor ve hala Muhammedi bir kutsalın elçisi olarak görebiliyoruz. Gözden kaçırdıgımız nokta ise şu, Agadeli Sargon da Tanrının elçisi ve sevgilisi oldugunu söylüyordu ve onun hükmettigi topraklarda yaşayanlar da buna inanıyor ve onun etrafında birleşebiliyorlardı. Ancak geçen yüzyıllar böyle bir olgunun gerçek olmadıgını ve bu söylemin sadece belli bir amaç için uyduruldugunu ispatladı.

         Peki o halde şu soruya cevap vermek gerekiyor. Tarih boyunca erken devlet örgütünü kurmuş tüm egemenler için geçerli olan bu kutsallık ilkesi Muhammed için neden geçerli olmasın.    

« Önceki ::