İlkellerde Ruh Anlayışı I

Köşe yazısı yazmaya başladıgım andan itibaren üzerinde durdugum temel bir anlayış var. Tüm din ve inançların insanlıgın binlerce yıllık birikiminin ürünü oldugunu savunuyorum. Din ve inançların kökenlerinin eski inanışlarda ve eski toplumlarda görülebilecegini, dahası görülebildigini ; dinleri anlamak ve kapsamlı bir eleştirisini yapmak istiyorsak bu inançları eski toplum baglamında mutlaka ele alıp degerlendirmemiz gerektigini göstermeye çalışıyorum. Bu konuda başarılı olup olmadıgım, yeterli kaynakları verip vermedigim elbette tartışılabilir. Ancak bu yazı ile başlayarak bir dizi yazıda ilkel atalarımızın ruh ve tanrı anlayışlarına deginmek ve bazı yanlış anlamalara açıklık getirmeye çalışacagım.

 

Çokça iddia edilen bir tez vardır. Bu tez tüm dini çevrelere aittir ve hepsinde ortak olarak yer alır. Bu tez ise iki birbirine baglı kısımdan oluşmaktadır. Birinci ayakta, insanlıgın başlangıcından itibaren bir tanrı inancına sahip oldugu iddia edilir ve tanrı olmasa bile bir kutsal ruh inancı ile tanrıyı buldukları söylenir ve bu anlayışı tamamlayan ikinci ayakta ise başlangıçtai tek tanrı inancının zamanla dejenere oldugu öne sürülür. Acaba gerçekten böyle mi olmuştur, şimdi buna bakmaya çalışalım.

 

Dinsel düşüncede genellikle ruh, bireyin tanrısal varlıgı paylaşan bileşeni olarak tanımlanır,  ve bedenin ölümünden sonra da yaşadıgına inanılır. Günümüze olan aktarımlarda ise ilkellerde ruh anlayışından bahsedilir ve ilkellerin ruhtan söz ettikleri belirtilir.. Aslında genel anlamda ilkel düşüncede bugün bizim tanımladıgımız anlamda ruh manasını taşıyan bir sözcük bulamayız. İlkellerin tanımladıkları sözcüklere ruh anlamını katan ya da bu şekilde bize tanımlayan ve ifade edenler yıllardır ilkelleri inceleyen ve  onlarla birlikte yaşayan Avrupalı Hıristiyan misyonerler olmuştur. Bu anlayış ise günümüze kadar pek de degişmemiş ve sanki ilkel atalarımızın da bizim kabul ettigimiz anlamda bir ruh anlayışına sahipmişler gibi genel bir kabul görmüştür. Bu gözlemcilerin neredeyse tamamı sanki başka varsayımlar sözkonusu olamazmış gibi ilkel insanların kendi inançlarına benzer inançlara sahip olduklarını düşündükleri, dolayısıyla onların gözünde de insanın bir ruh ve bir beden yani birbirinden tamamen farklı ancak bu dünyada birbirlerine baglı iki tözden oluştugunu sandıkları görülmektedir. Sanki insan zihni doguştan metafizik bir yapıya sahipmiş gibi.

 

Smith ve Dale şöyle yazmaktadırlar : : “Ba-ila yerlilerinin bizim anladıgımız anlamda bir ruha inandıklarını söyleyebilmek zordur. Onların dilinde ruh sözcügünün tam karşıtlıgı olan bir sözcüge hiç rastlamadık. “  ( 1 )

 

Semavi dinler, biri bedensel yok olup giden, digeri tinsel ve ölümsüz iki töz arasındaki farka inanmaktadır. Bu dünyada ikisi bir araya gelerek yaşayan bireyi oluşturmaktadırlar. Ölüm gerçek birey olarak algılanan tinsel tözü, ya da ruhu bedenden ayırmaktadır. Oysa ilkel insanın mantıgına, karşıt nitelikte iki tözden daha  ters düşebilecek hiçbir düşünce yoktur. O bütün varlıkların türdeş oldugunu hissetmektedir. Hiçbiri ne salt madde ne da saf tindir. Hepsi birer bedendir ya da birer bedene sahiptir.

 

İlkel zihniyet için bizim tinsel olarak adlandıracagımız gizemli güçler yayan bir madde ya da beden yoktur. Ona göre tinsel gücün bir gerçeklige sahip olabilmesi için; bu gücü görebilmek, dokunabilmek mümkün olmasa da, bu gücün bir agırlıgı ve kalınlıgı olmasa da, bir bedene sahip olması yani somut bir görüntüsü olması gerekmektedir. Çünkü ilkel düşüncede soyut bulunamaz. Henüz her şey somut, elle tutulur ve gözle görülebilir bir biçimdedir. İlkel zihniyet açısından bireyin sınırları oldukça degişken ve tanımlanması oldukça zordur.

Bireye ait olan şeyler onun bireyselliginin bir uzantısıdır. Onlar kişinin ayrılmaz parçaları olup, kişiyle birbirine karıştırılacak derecede özdeşleştirilmektedirler. Kimi durumlarda kişiye ait parçalar kişinin ikizi gibi görülmekte ve bu ikiz kişinin yerini alabilmektedir.

 

Hal böyle olunca da ilkel düşünce açısından son derece anlaşılır olan bu durum bizim açımızdan anlaşılması imkansız bir hal almaktadır. Bizler tarafından ruh olarak tanımlanan şeyin gerçekte,. ilkel düşünce açısından  yaşam ilkesi ya da yaşam kaynagı olarak tanımlamak aslına daha uygun hale gelmektedir. Demek ki ilk dikkat etmemiz gereken nokta terminolojik açıdan ilkellerin bizim tarafımızdan ruh olarak çevrilen sözcüklerinin aslında onlar açısından böyle bir anlam ifade etmedigi olmalıdır.

 

İlkeller genellikle ölümden sonra hayatın sürdügüne inanmaktadırlar. Başlıca iki çeşit ruh vardır. Beden ruhu ve bedene baglı olmayan serbest ruh. Beden ruhuna organ ruhu, nefes ruhu, hayat ruhu da denmektedir. Bu ruh beden içindeki herhangi bir organda bulunmakta, sahibine yaşama gücü vermekte, hastalık ve ölüm sırasında sahibini terk etmektedir. En çok kalpte, kanda, cigerlerde, başın içinde nefes yollarında bulunmakla beraber her yerde de bulunabilir.

 

Kuzey Amerika’da Algonkinler’de ruhun yeri kalptir Bunun yanı sıra kanda bulunan bir ruh daha vardır. Kalpteki ruh ölümden 12 gün sonra güney-batıdaki mutlu bir ülkeye gitmekte, kandaki ise hayalet olarak yeryüzünde dolaşıp durmaktadır. Güney Amerika’da bir Tupi boyu olan Shipayalar’da beden ruhu nefesde egleşmekte ve nefes aracılıgıyla agızdan çıkarak ölüler alemine gitmektedir. Aynular’da beden ruhu omurganın içindedir ve insan ölünce onunla birlikte mezara gitmektedir. Yukargirlerde (kuzey asya) insanı yaşatan beden ruhu kalptedir. Afrika’daki Sothalar’da moea denilen beden ruhunun yeri ya kalp ya da baştır. Gilyaklar bir küçük bir de büyük ruha inanmaktadırlar; küçük ruh başta beynin içinde, büyük ruh ise bedende bulunmaktadır. 

 

Serbest ruh ya da gölge ruh, beden ruhunun tersine özgürdür ve ölümden sonra başka bir varlık şeklinde kalmaktadır. Kamerun’da Ekoiler gölge ruh hakkında şöyle düşünürler; “gölge ruh, insan hayatında var oldugu sürece küçücük bir şeydir ve gögüste bulunmaktadır. Fakat bir kez özgürlüklerini seçtiler mi, hangi insanın içine girerlerse girsinler, o insanın beden büyüklügünü ve biçimini andırarak büyümekte ve incelmektedirler. Eski Endenozyalılar, gölge ruhun ölümden sonra tepelerin üstünde, küçük adalarda ya da uzak yerlerde yaşadıgına inanmaktadırlar. Bu ruhlar yaşayanlarla her zaman ilişki kurabilirler. Maleneyalılar bedeni terk eden gölge ruhun yılanın, farenin ve kuşun içine girdigine inanmaktadırlar. Bu ruh insan uyurken de bedeni terk etmekte, sonra geri dönmektedir. Samoalar’da bir ölünün gölge ruhunun bir hayvana gidecegine inanılmaktadır. Maoriler bir beden ruhuna bir de gölge ruhuna inanmaktadırlar. Gölge ruh sahibi uyudugu ya da bayıldıgı zaman onu terk edebilmektedir. Ostyaklar’da, Wogullar’da, Tunguzlar’da  serbest ruh ölümden sonra yeraltındaki ölüler dünyasına gitmekte ve orada sahibini aynen temsil etmektedir.

 

Her şeyden evvel ölüm ilkeller için farklı bir yaşam anlamına gelmekte ve bizim düşündügümüz gibi asla bir son olmamaktadır. Hal böyle olunca da ölüm farklı ve başka bir mekanda yaşam anlamına gelmektedir. Genelde ilkel insan öldükten sonra bir yaşam olduguna inanmaktadır. Ona göre insan ölünce canlıların dünyasındaki varlıgı sona ermekte ama yok olmamaktadır. Yalnızca bu dünyadan bir başkasına geçerek oradaki yeni koşullara uyarak belli bir süre yaşamaktadır. Birey ölmekte ve yaşamaktadır. Yaşayan toplumdan kopartıldıgı için, o andan sonra kendisini şöyle ya da böyle bir şekilde karşılayan bir başka gruba, ölüler grubuna ait olmaktadır. Pek çok dilde ölen kişi için kullanılan özel bir sözcük vardır.

 

İlkçagda hem Mısırlılar hem de Çinliler arasında ikili bir ruh kavramı vardı. Mısırlılar “ka” nın (soluk) ölümden sonra da yaşamakla birlikte bedenin yanında kaldıgına, tinsel nitelikli “ba” nın ise ölüler ülkesine gittigine inanırlardı. Çinliler de ölümden sonra kaybolan daha aşagı bir ruhla, ölümden sonra da yaşayan ve sonraki kuşakların tapınması gereken  ussal bir ilke olan “hun” u ayırt ederlerdi.

 

İlk İbraniler’de bir ruh kavramı bulunmakla birlikte bu, bedenden ayrı bir varlık sayılmazdı. Ama sonraki Yahudi yazarlar ruh düşüncesini geliştirdiler. Eski Ahit’te sözü edilen ruh kavramı soluk kavramıyla baglantılıydı ve cisimsel olmayan ruh ile beden arasında bir ayrım varsaymıyordu.

 

Bazı ilkeller insanın ikiden fazla ruhu olduguna inanır. Karaip Taulipangları insanın beş ruhu oldugunu iddia etmektedirler. Bu ruhlar insanın aynıdır, fakat görünmezler, tıpkı gölge gibidirler. Bunlardan üçü ölümden sonra kargaya dönüşmektedir, dördüncüsü yeryüzünde kalmakta, beşincisi ise samanyoluna gitmektedir. Karaip yerlileri bir çok ruhun varlıgına inanmaktadırlar. Bunların en önemlisi kalpte bulunur ve ölümden sonra öte dünyaya gider. Ötekiler bir süre deniz kenarında eyleşerek gemilerin parçalanmasına sebep olurlar. Bir bölümü de ormanlara giderek kötü cinlera dönüşürler. Endenozya’da yedi, sekiz, Laos tribülerinde ise otuza yakın ruhun varlıgına inanılmaktadır. 

 

İlkel zihniyet açısından, bizim canlı ve cansız olarak adlandırdıgımız varlıklar arasında öz açısından herhangi bir fark yoktur. Hepsi şu ya da bu düzeyde aynı mana, imunu, tondi vs. nin bir parçasıdır. Yaşam ve ölüm hepsinde genelleştirilmiş bir klon tarafından temsil edilmektedir.  Mana  Polinezya da kullanılır. İrokualarda bunun karşılıgı Orenda, Algonkinler de Manitu, İtiru Pigmelerinde Megbe, Kongolularda Elima, Eskimolar da Sial, Sioauxlarda Wakaonda dır. Ancak tüm dillerde ve kabilelerde aynı anlama gelmektedir ve aynı ögeyi temsil etmektedir. Yaşam ilkesi.

 

Hiristiyanlıgı ögrenmeden önce Zulular , kesinlikle bir ruha sahip olduklarını bilmemektedirler. Kendi dillerinde ruh anlamına gelen bir sözcük yoktur. Misyonerler soluk ya da rüzgar anlamına gelen söcüklerin yerine, ruh sözcügünü kullanmayı yeglemekte ancak Kafralar’a yalnızca burun deliklerinden alınıp verilen bir soluga sahip olunmadıgını, aynı zamanda ölümsüz denilen ve ölüm anında bedenden ayrılarak asıl istirahat yerine dönen bir soluk bulundugunu biraz olsun anlatabilmek için çok büyük bir çaba harcamak zorunda kalmaktadırlar. Zulular insanların ruhları yılanın içine giriyor demiyorlar. Onlar yalnızca insanlar yılanlara dönüşüyor diyorlar. 

 

Çünkü ilkel düşünce somuttur ve soyutlamaya kapalıdır. Onlar tüm tanımlamalarını gözlemlere dayandırırlar. Onların düşünce sisteminde merak yoktur ve meraklı oldukları için ögrenmezler. Yerli kendini hiç zorlamadan sanki gayet dogal bir şeymiş gibi bedenle ruhun aynı şey oldugunu kabul ediyor. Cesedi mezarda yatarken ölünün kulübeye gelip kendisine iyi gelen ateşte ısınmasında bir tuhaflık görmüyor. Uzamsal olarak birbirinden ayrılmış olsalar bile gerçekte ikisi aynı şeydir. Onlar açısında içinde yaşadıgı bedeni terk ederek bir başka bedene geçen bir ruh söz konusu degildir. Bu aynı zamanda iki şekilde var olabilen bir kişidir.

 

Bir kişi, ölü oldugu halde aynı zamanda da başka bir varlıkta yaşıyor olabilir. Florida, Olegava yakınlarında bir adam açık araziye birkaç hindistancevizi ve birkaç tane badem agacı eker.  Bir süre sonra ölür. Bu agaçların birinde  çok nadir karşılaşılan beyaz bir kandora belirir. Bunun üzerine hayvan,  derhal geri dönen bir ölü olarak kabul edilir ve adamın ismiyle çagrılır. Bu  durumda ölü, aynı zamanda hem bir tindalo, yani öteki dünyada yaşamaya devam

eden bir adam ve hem de diktigi agaçların arasında bir hayvan olarak görünen biridir. 

 

İlkel inanışta canlı ya da cansız her şeyin bir yaşam ilkesi vardır. Bizim ruh olarak adlandırdıgımız bu ilkeye göre bir insan hem bir yerde hem de başka bir yerde olabilir. Hem bir insan hem de bir hayvan olabilir. İnsan olarak ölü ama hayvan olarak ya da bitki olarak diri olabilir. Madenler ise zamanından önce dünyaya gelmiş embriyonlardır. Bu anlayış simya ilimnin temeli olmuş ve ortacaglarda etkinligini sürdürmüştür. Temel her şeyde bir yaşam ilkesi oldugunun kabulüne dayanır.

 

İlkeller evrensel bir gücün her şeyde bulundugunu kabul ettikleri için ve kendilerinin  de bu gücün bir parçasını içlerinde taşıdıklarına inandıkları için bu güce etki etmek, ona yön vermek olasıdır. Bu yüzden ilkel toplumda din ve tanrı degil büyü geçerlidir. Kendilerinin de bir parçası oldukları bu güç ya da yaşam ilkesi veya bizim tabirimizle ruh daha sonra soyut tanrı anlayışının da temelini teşkil etmiştir. Bu yüzden en ilkel toplumlarda bir tanrı inancına rastlamak olası degildir. Her şey görülebilir ve elle tutulabilir sınırlar içindedir ve asla dogadan kopuk degildir.

 

İlkel insan bütün varlıklarda ortaklaşa buluna bir özle ilişkiye geçtigini düşünmektedir.

Onlarla konuşuyor, onlara övgüler düzüyor, aldatmaya çalışıyor, yalvarıp yakarıyor, armagan sunuyorlarsa bunun nedeni cansız varlıkları insan gibi görüyor olmaları degildir. Bunun nedeni, o varlıkların dogrudan ya da dolaylı bir güce sahip olmaları ve bu gücü onlardan ayrı düşünmenin mümkün olmamasıdır. 

 

Hollanda Hindistan’ında yaşayan yerlilere göre, hayvanlar ve bitkiler ölmekte ancak taşlar ölmemektedir. Vücut için kemikler ne anlam taşıyorlarsa, toprak için de taşlar aynı anlama sahiptir. Taşlar topragın bir parçası olup, ona gösterilen saygının aynısını hak etmektedirler.

Hollanda Yeni Gine’sinde bir yol yapımı amacıyla havaya uçurulan birkaç kaya yüzünden Papular, ülkedeki bütün çatlak yüzeylerin bulaşıcı bir hastalıga yakalanacaklarını düşünmüşlerdir.   ( 2 )

 

İlkel düşünce açısından canlı, cansız, insan hayvan ayrımı yoktur. Hepsi aynı anda biri ya da digeri olabilmektedir. Yaşam gücü aynı anda hem bir insan hem de bir hayvan olarak tezahür edebilmektedir. Şayet günümüz terimleriyle ya da kullandıgımız terimlerle ifade etmeye çalışırsak onun ruhu hem insan hem de hayvan olarak aynı yerde bulunabilmektedir.

 

Kuzey Nijerya’da bir çocuk üç, dört yaşına geldiginde çok yedigi halde hala çok zayıfsa, bu çok ciddi bir olaydır. Yakınları çocugu hemen bir rahibe götürüp gösterirler. Çocugu muayene eden rahip kimi zaman çocugun bir insan olmadıgını, makilik alan ya da suda yaşayan birilerinin çocugu oldugunu söyler. Birinci durumda yakınları çocugu makilik alana bırakması için dostlarına teslim ederler. Yalnız kalan çocuk bir süre agladıktan sonra çevresini kolaçan edip hiç kimsenin bulunmadıgından emin olunca maymuna dönüşüp agaçlar arasında kaybolup gidecektir. İkinci durumda da benzer bir yola başvurulmaktadır. Çocuk suyun yakınlarına bırakılmaktadır. Yalnız kalan çocuk yılana dönüşerek nehrin içinde kaybolmaktadır. Bizim açımızdan oldukça tuhaf görünen bu açıklamaya göre çocuklarına baglanacak kadar zaman bulmuş olan aile duraksamadan onu ölüme terk edebilmektedir. Onlar açısından bu son derece dogal bir davranıştır. Görünüşte çok normal olan bir çocuk, aynı zamanda bir hayvan olabilmektedir, hatta insandan çok hayvan oldugu bile söylenebilir. Sahip oldugu bu ikili dogası nedeniyle çocuk ya büyücüdür ya da büyücü olup kendi yakınları ve çevresindeki diger insanlara kötülük yapacaktır. Bu yüzden ondan kurtulmak gerekmektedir.

 

Şayet ilkel atalarımızın inandıgı ve kabul ettigi bir ruhtan bahsedeceksek eger işte o ruh tam da bu şekildedir ve bizim inandıgımız ya da dinlerin vaaz ettigi ruh kavramı ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu konuyu önümüzdeki yazıda daha da derinleştirmeye çalışacagım.  İlkel ruh anlayışının derinliklerine indikçe, bu tarz bir ruh anlayışını bırakın bir tanrı fikri ile uyum saglamasını gerçekte ona tamamen zıt bir konumda yer aldıgını göstermeye çalışacagım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1-     Aktaran Lucien Levy-Bruhl  , İlkel İnsanda Ruh Anlayışı  sf  146. Dogubatı Yayıncılık  Haziran 2006 baskısı.

2-     Age  sf  29

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !