İlkeller'de Ruh Anlayışı II

İlkel atalarımız yaşam ilkesini (siz ruhun diye okuyun) bizim şu anda algıladığımızdan son derece farklı olarak algılamaktaydılar. Bizim açımızdan farklı şeyler olan, canlı ve cansız varlıklar ilkel zihniyet için son derece önemsizdir. Dogadaki tüm nesneler içlerinde bir yaşam ilkesi (ruhu) barındırırlar ve ilkel insan bunlarla iç içe biçimde yaşamaktadır. Yabanıllar için dünya genellikle canlıdır, agaçlar da bu kuralın dışında degildir. Onların da kendi gibi ruhları olduguna inanır ve onlara.buna göre davranırlar.

 

Dogu Afrika’da Wanikalar her agacın, özellikle de her hindistancevizi agacının bir ruhu oldugunu hayal eder. Bir hindistancevizi agacının yok edilmesine ana katilligi gözüyle bakılır, çünkü ana nasıl çocuguna hayat ve besin verirse, o agaç da insanlara aynı şeyi yapar. .

 

Dyaklar agaçların ruhu oldugunu düşünür, yaşlı bir agacı kesmeye cesaret edemezler. Bazı yerlerde yaşlı bir agaç kendiliginden devrildiginde onu yeniden ayaga kaldırır, üzerine kan sürer ve agacın ruhunu yatıştırmak için gövdesini bayraklarla donatırlar. Kongo’da halk, agaçlar susayınca içsinler diye bazı agaçların dibine kabaklar içinde kurma şarabı koyarlar.

Hindistan’da şuruplar ve hurmalar birbirleriyle ya da putlarla resmen evlendirilirler.

 

Bazı kabileler ise agaçla özdeşleşmişlerdir. Güney Avusturalya Dieyerie kabilesi, biçim degiştirmiş babaları olarak varsaydıkları bazı agaçlara çok kutsal olarak bakarlar; bundan dolayı bu agaçları kesmezler, oraya yaklaşan yabancıların da kesmesine karşı çıkarlar. Bazı Filipinliler atalarının ruhlarının belli agaçlarda olduklarına inanırlar ve bu agaçları korurlar. Eger bu agaçlardan birini kesmek zorunda kalırlarsa, bunu kendilerine yaptıranın rahip oldugunu söyleyerek kendilerini affettirirler.

 

Ancak sıklıkla görülen yaşam ilkesinin (ruhunun) bir hayvanla özdeşleşmesidir. Chontal Kızılderilileri arasında nagual (insanın her şeyinin baglı oldugu canlı ya da cansız nesne, genellikle hayvandır) . şöyle elde edilirdi. Genç Kızılderili nehir kenarında ormanın tenha bir yerine gider ya da bir dagın  tepesine çıkar, kendisinden önce atalarının sahip oldugu şeyin kendine bagışlanması için yakarırdı. Bir köpek ya da bir kuş kurban ettikten sonra yere uzanır, uyurdu. O zaman düşünde ya da uykudan uyandıktan sonra bir jaguar, bir puma, bir çakal, bir timsah, bir yılan ya da kuş görünürdü kendisine. Kızılderili bu hayal hayvana, dilinden, kulaklarından ve bedeninin başka taraflarından alınan kanı sunar ve bol tuz ve kakao ürünü

alması için dua ederdi. Bunun üzerine hayvan ona şöyle derdi: “Şu , şu günde ava çıkacaksın, rastladıgın ilk hayvan benimdir, işte o hayvan her zaman senin arkadaşın ya da nagual’ın olacaktır. Nagual’ı olmayan bir insan hiçbir zaman zenginleşemez..

 

Ancak ilkellerin ruh anlayışı bu kadarla da kalmaz. İnsan için elleri, ayakları, kalbi ve başı nasıl kendisi demekse kılları, salgıladıgı şeyler vs de aynı şekilde kendisi demektir. Bunlar sözcügün gerçek anlamında o kişi anlamına gelmektedir.. Bu yüzden ilkeller kendilerinden hiçbir parçanın düşman eline geçmemesine gayret ederler. Kendilerine ait bir parçanın kötü bir büyücünün elinde olması muhtelif bir karabüyüye yol açabilecektir. Çogumuz filmlerden ya da kitaplardan insanın bir saçını, tırnağını ya da başka bir parçasını ele geçiren büyücülerin kara büyülerini hatırlarız. Kendine ait bir parça, ya da eşyanın korunumu kişi yaşarken oldugu gibi ölüyken de degerini ve önemini kaybetmemektedir. Mezarlıklarda ölüyle beraber kişisel tüm eşyalarının da birlikte gömülmesi adetinin temeli de budur. Ölen insanla beraber ona ait her şey yok edilmektedir. Zira ona göre yapmış oldugu bu nesnelerin içine kendi ruhundan bir parça girmiştir. İlkel insanların nasıl olursa olsun kendilerine ait en ufak bir şeyin bile bir yabancının eline geçmemesi konusunda gösterdikleri bu titizligin nedeni; o kişinin ya da düşmanın, bu nesnelerden, kendisine büyü yapma konusunda yararlanabilecegi düşüncesidir.

 

Torres bogazının Dogu Adalarında bir erkek geride çocuk bırakmadan öldügü  takdirde dul eşi bütün kişisel eşyalarını, onları kıran ve yakan, erkek akrabalarına teslim etmektedir. Ucu taşlı sopalar bile paramparça edildikten sonra ateşe atılmaktadır. Evin tek oglu öldügü takdirde hem ona hem de babasına ait her şey parçalandıktan sonra aynı şekilde yok edilmektedir. Kimi zaman yakınlar bütün eşyaları evin ortasına yıgarak evle birlikte

yakmaktadırlar. Sonra da ölünün dostlarından, gelip bahçedeki ürünleri yok etmelerini istemektedirler. İgnamlar (bir cins bitki) topraktan sökülüp parçalanmakta, yetişen ne varsa yok edilmektedir. Dullara kocalarının diger uzantıları gibi davranıldıgından, öldürülmeleri

gerekmektedir. Fiji adaları ve başka yerlerde geride kalan dulların bir ya da birkaç tanesi, koca daha son nefesini vermeden önce bogularak öldürülmekteydi. Aynı adetin yakın zamana kadar Hindistan’da oldugu kayıtlarda sıkça rastlanmaktadır.

 

İlkel insanların kolektif düşünce yapılarında, bireyin yaşamsal ilkesi ya da yaşamı gölgesinden ayrılamamaktadır. Gözlemciler sürekli olarak yerlilerin ifadelerine dayanarak gölgelerinin onların ruhları ya da birden çok olduklarını kabul ettikleri takdirde ruhlarından biri oldugunu söylemektedirler. Bir büyücüden korunmanın en iyi yolu evde kapı arkasına içinde bıçak olan bir legen ya da kova su bırakmaktır. Kapıyı açan büyücü su içinde kendi bıçaklanmış aksini görünce korkuya kapılarak o evi terk edecektir.

 

İlkelin yaşam ilkesi dış ruh olarak başka bir yere saklanabilir. Yaşam kaynagından yoksun birey ise bu arada yaşamını sürdürebilir. Daha güzeli o saklı oldugu müddetçe kendini güvende hissetmekte, en tehlikeli olayların içine rahatlıkla karışabilmektedir. Ruh iki yerde ya da pek çok yerde bulunabilmektedir. Ruhun bedenden ayrılabilirligi ilkesi geçici ya da uzun dönemli olabilir. Geçici ayrılma uyku halidir, ve uyku halinde ilkeller ruhun vücudu terk edebilecegine inanırlar. Uyuyan bir kimseyi uyandırmamak ilkel insanlarda genel bir kuraldır, çünkü ruhu dışarıdadır ve geriye dönmek için zaman bulamayabilir. Bu yüzden insan ruhu olmadan uyandırılacak olursa hastalanır. Uyuyanı uyandırmak mutlaka gerekiyorsa, ruhun dönmesine zaman bırakmak için çok yavaş yapılmalıdır bu.  İşin garibi bu inanç biçimi Kuran’a da yansımıştır.

 

Zümer Sûresinin 42 . Ayetinde  :

Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır. 

 

Denmektedir. Burada açık bir biçimde aynı ruh anlayışına şahit olmaktayız. Uyku halinde ruh beden dışına çıkabilmektedir. Ancak ilkellerde ruhun gezintisi sadece bununla da kalmamaktadır. İlkel ruhunu bedeni dışında saklayabilir ve ruhu emin bir yerde oldugu müddetçe ona bir şey olmaz.

 

İlkel halkın düşüncesine göre ruh, herhangi bir ölüme neden olmaksızın geçici olarak bedenin dışına çıkabilir. Ruhun bu tür yokluklarının ortalıkta başı boş dolaşan ruh düşmanlarının eline geçince çeşitli kazalara ugrayabilecegi için oldukça tehlikeli bir durum olduguna çogu kez inanılırdı. Fakat ruhu bu dışarı çıkarma gücünün bir başka yönü daha vardır. Eger bedende olmadıgı sürece ruh, bir kez güvenlik altına alınabilirse, ruhun yoklugunu sonsuz süre devam ettirmemesi için herhangi bir neden olmaz. Gerçekten de bir insan sırf kişisel güvenligini hesap ederek, ruhunun bir daha asla bedenine dönmemesini arzu edebilir. İlkel insan, yaşamı soyut olarak, devamlı bir duyum olanagı ya da iç düzenlemelerin dış ilişkilere devamlı bir

ayarlanması şeklinde kavrayamadıgı için, onu görülebilir ve elle tutulabilir, bir kutuda ya da kavanozda saklanabilir, yaralanmaya, kırılmaya ya da parça parça edilmeye açık belli bir oylumda somut maddi bir şey olarak düşünür. Böyle kavranınca yaşamın insanın içinde bulunması o kadar gerekli degildir, bedenin içinde olmayabilir ama yine bir tür duygu yakınlıgıyla ya da uzaktan etkiyle kendisini canlandırmayı sürdürebilir. Hayatım ya da ruhum

dedigi bu nesne zarar görmeden kaldıgı sürece insan saglıklıdır, eger o bir zarar görürse bundan acı duyar, yok edilirse ölür. Ama yaşam ya da ruh insanın içinde kalıyorsa, güvenli ve gizli bir yerde gizlenmiş oldugu zamandakinden daha büyük bir hasara ugrama olasılıgının oldugu durumlar da vardır. Bunun için de bu gibi durumlarda ilkel insan ruhunu bedeninin dışına çıkarır ve onun güvenligi için, tehlike geçtikten sonra yeniden bedenine koymak üzere güvenli bir yere koyar. Ya da kesin güvenli bir yer bulabilirse ruhunu devamlı orada tutmaya razı olabilir. Bunun bir yararı da ruh, onun koydugu yerde zarara ugramadan kaldıgı sürece, insanın kendinin ölümsüz olmasıdır; yaşamı bedeninin içinde olmadıgı için hiçbir şey öldüremez bedenini.

 

Nitekim Kitab_ı Mukaddes’te Samson’un tüm gücünün saçlarında oldugunu ve Delilah’ın onu kandırıp saçlarını kestirince, Samson’un bir zavallı, çelimsiz hale geldigini okuruz. Yunan mitolojisinde Meleagros yedi günlük olunca kader tanrıçaları annesine görünür ve Meleagros’un ocakta yanan odun yanıp bitince ölecegini haber verir. Bu yüzden annesi odunu ateşten kapar ve bir kutu içinde saklar. Fakat yıllar geçer, dayılarını öldürdügü için olguna kızan anası közü ateşte yakar ve hemen o anda Meleagros can verir..Megara kralı Nisus’un başının tam ortasında mor ya da altın renginde bir tutam saç vardır, yazgısına göre, bu saç ne zaman oradan koparılırsa kral ölecektir. Megara Giritliler tarafından sarıldıgında kralın kızı Seylla Girit kralı Minos’a aşık olur ve kral babasının başından o saçları koparır. Bu yüzden de kral ölür..  Eski Mısırlıların yazıtlarından itibaren dış ruh kavramı tarihte ve mitolojide bolca yerini almaktadır.

 

Dogma zinciriyle baglı olmayan yabanıl, yaşamın olgularını gerekli görügü sayıda ruh varsayımıyla açıklamakta özgürdür. Dolayısıyla Caribler insanının başında bir ruh, kalbinde başka bir ruh, atardamarının attıgı yerde başka ruhlar bulundugunu varsayardı.

Bazı Hidatsa Kızılderilileri, önce kol ve bacakların ölür gibi göründügü yavaş yavaş ölüm olgularını, insanın dört ruhu oldugu, bunların bedeni hep birden degil, birbiri ardına terk ettigi, bedensel çözülmenin dört ruh ya da bedenden ayrıldıktan sonra başladıgı varsayımıyla açıklarlar. Laoslular, bedenin ellerde, ayaklarda, agızda, gözlerde .. vb oturan otuz ruhun evi oldugunu varsayarlar.

 

Kişinin ruhu, ya da ona gücünü sağlayan yaşam ilkesi bazen düşmanlarının işine de yaramaktadır. Güney Amerikalı Zaparo Kızılderilileri, bir çok durumda zorunluluk olmadıkça, tapir ve peccary (domuza benzer bir hayvan) gibi agır etleri yemez de kuş, maymun, geyik, balık gibi hayvanlarla yetinir. Bu agır etlerin, kendilerini tıpkı etini yedikleri hayvanlar gibi kabalaştırdıgını, çevikliklerini engelledigini ve kendilerine av için uygunsuz bir duruma getirdigini söylerler. Namaqualar, kendilerini bir tavşan gibi zayıf yürekli yapacagını düşündükleri için tavşan eti yemekten sakınırlar. Fakat onların cesaretlerini ve güçlerini alabilmek için aslan eti yerler, aslan ya da leopar kanı içerler.

 

Avusturalyalı Kamilroiler cesaretini kazanmak için cesur bir insanın kalbini ve cigerini yer. Filipin Adalarından İtaloneler, öldürdükleri düşmanlarının cesaretlerini kazanmak için kanlarını içer, başlarının arkasından ve barsaklarından bir kısmını çig çig yerler. Filipinlerden bir başka kabile olan Efugaolar aynı nedenle düşmanlarının beynini emerler. Batı Afrikalı Kimbundalar arasında yeni bir kral tahta çıktıgında, kral ve soylular etini yesin ve böylece onun gücünü ve cesaretini kazansın diye cesur bir savaş esiri öldürülür.

 

Görüleceği üzere ilkel atalarımızın bizim şu anda tanımladıgımızdan çok farklı bir ruh kavramı vardır. Bugünkü anlayışımıza ya da kabullerimize göre bu kavrama ruh adını veremeyiz bile. O da tüm doga gibi canlı bir nesnedir. Nerede ve ne şekilde olacagı tamamen ilkel düşünceye bağlıdır va asla bir kutsallık halesiyle çevrili değildir. İlahi bir tarafı yoktur. O sadece öyledir. Zaten ilkel düşünce için bunun neden böyle oldugunu izah etmek için de bir neden yoktur.

 

İlkeller, genellikle cansız doga süreçlerini, nasıl görüngülerin içinde ya da gerisinde çalışan canlı varlıklarca meydana getirildiklerini varsayarak açıklıyorsa, yaşamın kendi görüngülerini de öyle açıklar. Eger bir hayvan yaşıyor ve hareket ediyorsa, onun düşüncesine göre, bu ancak onu hareket ettiren küçük bir hayvan oldugu içindir. Eger bir insan yaşıyor ve hareket ediyorsa, bu ancak onun içinde onu hareket ettiren küçük bir insan oldugu içindir. Hayvanın içindeki hayvan, insanın içindeki insan işte ruh budur. Ve bir hayvan ya da insanın eylemi nasıl bir ruhun varlıgı ile açıklanıyorsa, uyku ve ölüm dinlenmesi de onun yokluguyla açıklanır. Uyku ya da kendinden geçme, ruhun geçici, ölümse devamlı yoklugudur.

Huronlar ruhun bir başı ve vücudu, kolları ve bacakları olduguna inanırlardı. Kısacası insanın kendisinin tam bir küçük modeliydi ruh.

 

O halde şayet günümüzdeki dinsel anlayışlarla karşılaştırmak gerekiyorsa eğer, İlkel bir dinin belirtileri arasında şunları sayabiliriz :

 

1-Dini törenleri yapmak üzere özel bir sınıf ayrılmamıştır; diger bir deyişle rahipler yoktur. Törenler duruma göre her hangi bir kimse tarafından yapılabilir. Din ve inanç biçimleri tüm topluma aittir.

 

2-Dini törenlerin yapılacagı her hangi bir yer ayrılmamıştır, diger bir deyişle tapınaklar yoktur. Törenler duruma göre her hangi bir yerde yapılabilir.. Bu törenler doga ile iç içe olarak ve doğayla bütünleşmiş olarak yapılır.

 

3-Tanrılar degil, ruhlar bilinir.

 

a)Ruhlar, tanrılardan farklı olarak, işlevlerinde doganın belli bölümleriyle sınırlandırılmamıştır, Adları geneldir, özel degil. Sıfatları geneldir, bireysel degil, diger bir deyişle her sınıftan sonsuz sayıda ruh vardır ve bir sınıfın bireyleri hep birbirine benzer, kesin belirlenmiş kişilikleri yoktur. Kökenlerine, yaşamlarına, serüvenlerine ve karakterlerine deggin herkesin kabul ettigi söylenceler yoktur.

 

b)Öte yandan tanrılar, ruhlardan farklı olarak, işlevlerinde doganın belirli bölümleriyle son derece sınırlıdır. Tümünün kendi özel ülkeleri olarak, üzerinde egemenlik sürdükleri tek tek ayrı bölümleri vardır; fakat katı bir biçimde onunla sınırlı degildirler. İyilik ve kötülük güçlerini doganın ve yaşamın bir çok alanında gösterebilirler. Aynı zamanda Ceres, Bakkhos, Prosperina gibi bireysel ya da özel adlar taşırlar, ve bireysel karakter ve tarihleri geçerli söylenceler ve sanat temsilleriyle saptanmıştır.

 

4-Ayinler yatıştırıcı olmaktan çok büyüseldir. Diger bir deyişle, istenen amaçlara, dua, kurban ve övgü yoluyla kutsal varlıkların lutfunu kazanarak degil, doganın gidişini, ayinle ayinden elde edilmesi amaçlanan etki arasındaki fiziksel yakınlık ya da benzerlik yoluyla dogrudan etkiledigine inanılan törenler yoluyla ulaşılır. Doğayı etkileyebilmek ve onu değiştirebilmek mümkündür ve insanın elindedir. İnsan ise aynı doğanın sahip olduğu güçlerde olduğu gibi kendi içinde bulunan gücü kullanarak bu edimi gerçekleştirebilir. Bunun için büyüye başvurur. Tanrı aşamasında ise insan tanrılar karşısında güçsüzdür ve değişiklik ancak ona yalvararak ve onun inayetini kazanarak, tanrının bir  lutfu olarak gerçekleşebilir.

 

Şimdi bu anlattıklarımızdan şu sonucu çıkarabilmek son derece mantıklıdır. İnsanlık başlangıçta hayvandan insana doğru geçişte herhangi bir kutsal ya da soyutla karşı karşıya degildi. Doğadan kopuk değil onun bir parçası idi. Dolayısıyla dogaüstü diye bir kavramı henüz tanımıyordu. Her şey gözlenebilir ve anlaşılabilirdi. Onun yaşamında soyut kavramlara yer yoktu. Henüz tanrı ya da yaratıcı diye bir kavrama yabancıydı. Ayrıca farkında olabildiğinin dışında da bir yaşam tarzı ve düşüncesi yoktu.

 

Tanrı gibi, dogaüstü gibi , kutsal gibi, kavramlar onun lugatına daha sonra girdi. Ne bir tanrı inancı vardı, ne de bir tek tanrı inancı. Ne ölüm korkusu vardı, ne de öldükten sonra ceza ya da mükafat. Şimdi bir dahaki yazıda ilkellerin ölüm karşısında duruş ve düşüncelerini inceledikten sonra tanrıyı nasıl bulduklarını kavramaya çalışalım .

 

 

.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !