dinlerden özgürlük

4/11/2007

AHRET

 

   

      Düşünebildiği sürece insanoğlunun en temel felsefi problemi 'varlık ile yokluk arasındaki ilişki' olmuş; ‘ölüm’ olgusu da her zaman bu problemi körüklemiş ve yaşam gündeminin ilk sırasında kalmasını kolaylaştırmıştır.

  

      Avcı ve toplayıcı toplumlarda ölüm o kadar korkulacak bir şey değildir. Çünkü avcı her zaman ölümle karşı karşıyadır. Bu sebeple avına saygı duyar ve onunla bütünleşir. Tarih boyunca ‘ölüm’ aynı zamanda ‘yeniden doğum’ olmuştur. Atalar kültü, atalara tapım “dedenin yaşamını toruna geçireceği” fikriyle bütünleşmiş; hatta hemen bütün topluluklarda dedenin isminin toruna verilmesiyle ritüel halini almıştır.

 

      Bu toplumlar ‘yaşamın sürekliliği’ fikrini ilke edindikleri için ölümden korkmazlar. Ölünün arkasından tutulan yas çok uzun sürmez. Kızılderililer’de yas bir hafta sonra yerini şölene bırakır. Bunun sebebi, ölenin ruhunun bu süre sonunda ‘göğün kutsal çayırları’na ulaşarak burada mutluluğu yakaladığının varsayılmasıdır.

 

     İlyada da Hektor’un cenazesini alan Troyalılar tam 9 gün tören için hazırlık yaparlar. 10’uncu gün usûllere göre ölü yakılır; kemikleri ayrılarak bir mezara gömüldükten sonra herkes Priamos'un sarayına eğlenmeye gider. Tartaros, Hades, Cehennem inancı olsa bile buradan çıkış da yoktur, dirilme de…

 

    Tarım toplumlarının inanç biçimleri de tarımın gelişmesiyle birlikte ekonomik alt yapıya bağlı olarak değişime uğramıştır. Bitkinin ‘doğum-ölüm sarmalı’ “insanların doğup öleceği” anlayışına götürmüştür bu toplumları. Doğum-ölüm kültleri zamanla Mısır’dan, Sümer’den Avrupa’ya, Afrika’ya kadar dünyaya yayılmıştır.

 

     Ancak değişen dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak hiçbir dönemde kolay olmamıştır. Tarımla birlikte üretim yoğunluğunun da artması ve bu yoğunluğun bazı kimselere kişisel rant ve özel mülkiyet olarak geri dönmesi sonucu toplumlar ‘mülk sahipleri’ ve ‘mülksüzler’ gibi 2 temel sınıfa ayrılmıştır. Mülklerini korumak isteyen ve mülksüzler ile çatışmaktan kaçınan mülklüler, bu sebeple olağan üstü bir olgu geliştirmişler ve bunu asırlar boyu yine mülksüzlere karşı kullanmışlardır. Bu olgu ‘Ahiret Fikri’dir…

 

    Ahiret anlayışı ortaya çıkana kadar insanlar toplum içinde eşit hak ve mülkiyete sahiptiler. Yaşam doğuştan kazanılan bir haktı. Kabilenin, soyun her üyesi ‘Erginlenme Törenleri’nden  sonra herkesle eşit haklara sahip oluyordu. Üretim ve tüketim ortaklaşa gerçekleştiriliyordu. Mülkiyet toplumsaldı, ürün ya da av eşit olarak paylaşılıyordu.

 

    Yeni düzenlemeyle üretim araçları bireylerin ellerinde toplanmaya ve bu sayede sistem onlardan yana işlemeye başladı. Mülk sahiplerinin ve mülksüzlerin çocukları arasında doğuştan ‘fırsat eşitsizliği’ oluşuyordu. Bu olumsuzluğu gidermek için ortaya çıkarılan formül son derece basitti: “İnsanca yaşama hakkı, ölümle kazanılır”. Dünya bundan sonra bir ‘sınav yeri’ olarak kabul edildi. Burada isyana yer yoktu. Ezilen, sömürüldüğünü hisseden bireyler isyan etmeyecek; tevekkül içerisinde kaderine rıza gösterecekti. Bu dünyada yaşadığı azabın mükafatını öldükten sonra misliyle alacaktı.

 

     Her toplumsal sistem ideolojisi ile ayakta durur. İdeoloji olmadan toplumları bir araya toplayabilmenin, birleştirebilmenin yolu yok. Sınıflı toplumda ayakta kalmasını bu ideolojilere borçlu. İnsanca yaşamanın koşulunu ölmekle özdeşleştiren ideoloji, sınıflı toplumun bugüne kadar ayakta kalabilmesinin en temel direklerinden biri; ahret düşüncesi binlerce yıldır bu toplumu ayakta tutan en temel öge.

 

     Marks boşuboşuna din bir afyondur demedi, yeteri miktarda zerkedildigi zaman insanların kabullenişlerini, teslimiyetlerini kolaylaştıran ve egemen sınıf ve düşüncelerin cennetlerini sürdürmelerini kolaylaştıran bir uyuşturucu. Türkiye gibi anayasasına laik oldugunu yazan bir ülkede Diyanet İşleri gibi bir kurumun varlıgı ile ilkokuldan itibaren verilen zorunlu din dersleri bunun bir göstergesi. Ahret inancının enjekte edilmesinden evvel, insanlar mutlulugu yaşadıkları sürece elde etmeye çalışıyorlardı.

 

       Şimdi temel meselemiz; insanca yaşamı, insan olabilmeyi, ölümle kazanılan bir hak olarak mı kabul edecegiz; yoksa insanlıgı bu dünyada arayıp insan mutlulugunu bu dünyada tesis edebilecek sistemler kurmaya mı yönelecegiz. Bu soruya verilecek cevap kişinin kendisinin kul mu, yoksa özgür bir birey mi olması gerektiginin tercihinde yatmaktadır.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »