dinlerden özgürlük

19/9/2009

Miraç

Bir önceki  yazımda yer ile gögün ayrılmasından bahsetmiştim. Bu ayrılma aslında kol ile kafa emeginin de ayrılmasını simgelemekle beraber bariz bir de sonuca yol açıyordu. O da gögün kutsal olması ve insanların göge yani tanrıya ulaşma çabaları. Bir kere tanrıya gökte yer verildikten ve ona ulaşma çabaları, göge ulaşmakla adreslendirildikten sonra pek çok kültürde bu anlayışın izlerini görmek mümkün olmaktadır.

 

Birçok Altay halkında, gökyüzü bir çadır biçiminde düşünülür. Samanyolu bu çadırın dikişleri, yıldızlar da ışık alması için açılmış delikleridir. 

 

Gökle iletişimin dogrudan mümkün olacagına inanılır. Bu iletişim makrokozmik düzlemde bir eksenle temsil edilir. (direk, agaç vb.); mikrokozmik düzlemde ise konutun orta diregi ya da çadırın tepesindeki açıklıkla ifade edilir. O halde her insan konutunun izdüşümü dünya merkezine yansıtılmış demektir veya her sunak, çadır veya ev farklı katlar arasındaki kopuklugu gidermeyi, tanrılarla iletişime geçmeyi, hatta göge yükselmeyi mümkün kılmaktadır.

 

Radlov, Altaylıların at kurbanı töreninin artık klasikleşmiş bir betimlemesini yapmıştır. Bu kurban töreni her aile tarafından zaman zaman yapılmakta ve iki ya da üç gece sürmektedir. Şaman bir çayırlıga yeni bir yurt kurar, bunun içine de dalları kesilmiş ve üzerine dokuz çentik atılmış bir kayın agacı yerleştirir. Birçok hazırlık ritüelinin ardından atı kutsar ve birkaç yardımcısının da el vermesiyle belkemigini kırarak atı öldürür, böylece hiçbir kan damlasının dışarı sıçramasına izin vermez. Atalara ve koruyucu ruhlara yapılan sunulardan sonra, et hazırlanır ve törenle yenir. Ritüelin ikinci ve en önemli kısmı ertesi akşam yapılır. Sırtına şaman giysisini giyen şaman çok sayıda ruh çagırır. Bu uzun ve karmaşık tören göge yükselişle sonlanır. Davuluna vuran ve bagıran şaman göge yükseldigini gösteren bir takım hareketler yapar. Esrime durumu içinde kayın agacının gövdesindeki ilk çentiklere çıkar, gögün farklı katlarına ard arda girer, dokuzuncu kata kadar yükselir. Gerçekten güçlü bir şamansa on ikinci kata, hatta bazen daha da yukarılara çıkar. Gücünün verdigi en üst noktaya çıkınca şaman durur ve Bay Ülgen’i çagırır. Şaman Bay Ülgen’den kurbanın kabul edilip edilmedigini ögrenir ve gerek zaman, gerekse yeni hasat hakkındaki kehanetleri alır. Bu bölüm esrimenin doruk noktasıdır. Şaman tükenmiş bir halde yere yıgılır. Bir süre sonra gözlerini oguşturur, derin bir uykudan uyanıyormuş gibi yapar ve sanki uzun bir süre yokmuş da yeni gelmiş gibi hazır bulunanları selamlar. Şamanın yer altı dünyasına inişi, göge tırmanışının karşıtını oluşturur.

 

Toplulugun bir üyesinin digerleri için gizli ve görülmez şeyleri görebildigini ve doga üstü dünyalardan dogrudan ve kesin bilgiler taşıyabildigini bilmek hem güven hem  de teselli verir. Tanrı öncesi toplumlarda ya da tanrıya geçiş süreci içindeki toplumlarda bu işi toplum adına şamanlar yapmaktadır. Şaman ya da büyücüler kendilerine verilmiş olan yetkeyle dogaüstü güçlerle ilişki kurarak toplumu aydınlatabilmektedirler. Bunun yolu ise göge yükselmekten geçmektedir. Göge yükselerek tanrılardan yetkeyi almakta ve bu da onlara toplum üzerinde önemli bir otorite saglamaktadır. İlk önceleri dinsel temelde olan bu yetke yer ile gögün ayrılmasından sonra yani toplum sınıflara ayrılıp siyasi bir birim haline dönüştükten sonra artık siyasi egemenligin temeli olagelmiştir ve böyle de olmak zorundaydı.

 

Göge yükseliş ve büyülü uçuşla (kanatlar, avcı kuş, -kartal, şahin- tüyleri) ilişkin mitlere destanlara ve ritüellere bütün dünyada ve Avusturalya ile Güney Amerika’dan Kuzey kutbuna kadar her kıtada rastlanmaktadır. Bu mitler şamanizme özgü düş ve esrime deneyimleriyle uyum içindedir ve arkaik olduklarına kuşku yoktur.

 

Kiş kentinin Kralı Etena ile ilgili önemli, oldukça tanınmış küçük bir destan var. Tufan öncesi krallar listesinde Etena adı, felaketten hemen sonra hanedanın kralları arasında görülür; orada " çoban, göge çıkan,bütün ülkeleri birleştiren, kral olan, 1560 yıl hükmeden diye anlatılır. Bu adlandırma, bize göge uçuşuna dair hiç bir Sümer metni kalmamış olmasına ragmen, Etena'nın maceralarının eski kroniklerce bilindigini göstermektedir. Ayrıca uçuşunda başarılı oldugu da anlaşılıyor. Fakat uçuşu ile ilgili günümüze gelen daha sonraki Sami metni parçaları çogunlukla son Asur monarkı Asurbanipal'in kütüphanesinden geliyor.

 

Küçük destanın giriş bölümünde, günümüze kadar gelebilen biçimiyle, yüce kuş Güneş Kartalının bile suç işlemesini anlatarak başlar..

Kuş komşusu yılana "Gel" der "barış ve dostluk yemini edelim ve ona uymayanın üstüne güneş tanrısı Samaş'ın laneti yagsın"

Güneş tanrısının önünde yemin ettiler ve yeminlerini lanetle mühürlediler. "Şamaş, Şamaş'ın sınırların aşana öldürücü darbeler indiren eliyle felaketin en büyügünü versin! Ölüler dagı ona girişini kapasın"

Sonra yavruları oldu ve dogdular. Yılanınki bir karaagaç gölgesinde, kuşunki bir dag dorugunda dogdu. Ve kuş yabani bir boga veya eşek yakaladıgında, yılan bundan yedi, çekildi ve yavruları yedi. Yılan yabani bir keçi veya antilop yakaladıgında, ulu kartal yedi, çekildi ve yavruları yedi. Ta ki bir gün kartal yavruları tüylenip de kötü düşünceler kuşun aklına düşünceye kadar.

"Aman" dedi "yılanın yavrularını yiyeyim."

Yavrularından biri, "Ey babacıgım" dedi "bunu yapma, Şamaş'ın agına kurban olma."

Kuş gene de harekete geçti, yılanın yavrularını yuttu, yuvasını yıktı, yılan baktıgında yavruları yok olmuştu. Bunun üzerine Şamaş'a gitti.

"Elbette ey Şamaş, senin agın tüm dünyayı tutar; senin tuzagın bütün gökyüzüdür! Ve senin agından kim kaçabilir?" diye dua etti.

Güneş tanrı "Hazırlan" dedi "Daga çık, Saklanma yerin yabani boga yeri olsun. Karnını yar, içine gir ve yuvanı orda kur. Gökteki bütün kuşlar, aralarında senin kartalın da inecek, kuşkusuz hepsi içeri girmeyi düşünecekler. Kanadından yakala. Kanatlarını ve pençelerini kopar. Onu yol, bir çukura at ve orda açlıktan ve susuzluktan ölsün."

Yılan denileni yaptı ve çukurdaki mahvolmuş kuş Şamaş'a seslendi: "Efendim, benim sonum bu çukurda mı geçecek. Elbette cezamı hakettim. Fakat bırak kartalını yaşasın, sonsuza kadar senin adını ulularım."

Güneş tanrı ona dedi : "Sen kötülük ettin, acıya neden oldun, tanrılar bunu yasaklamıştır. Yaptıgın utanılacak şey; yemin etmiştin. Ve gerçekten şimdi üstüne yemininin lanetini salacagım. Sana kimi gönderirsem onu al ve bırak seni elinden tutup götürsün.

Gelen adam çok yaşlı, dermansız çoban kral, Kiş kentinden Etena'ydı.

Bu yaşlı adam "Ulu efendim Şamaş" diye dua etmişti. "Sen koyunlarımın gücünü ve tüm ülkede kuzularımı tükettin. Ben gene de tanrılara saygı duydum, ölüleri düşündüm, rahiplerin kurbanlarını eksik ettirmedim. Emredersen, Ulu Efendim, biri benim için dogum bitkisi saglasın. Dogum bitkisi bana ayan olsun. Onun meyvasını kopar Ulu Efendim ve bana bir çocuk bagışla."

Güneş tanrı "Daga çık" dedi. "Çukuru ara. İçine bak. Oradaki kuş sana dogum bitkisi gösterecek.

Ve Etena denildigi gibi yaptı.

Parça parça tabletlerin burasında öykü bölünüyor. Masal tekrar başladıgında yaşlı kral kartala binerek en aşagı gök katının kapısına varmış bile. Burada güneş, ay, fırtına ve Venüs gezegeni var. Kuş sürücüsüyle konuşuyor.

"Gel arkadaşım, seni daha ötelere, Anu'nun yüksek katlarına götüreyim. Gögsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine, kollarını kanatlarımın omuzlarına göm."

İki saat daha çıktılar. Kuş bagırdı: "Aşşagı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu denizi okyanus sarmış. Ortasındaki kara da dag."

İki saat daha çıktılar. Kuş bagırdı: "Aşagı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz karanın çevresinde geniş bir şeritten ibaret."

İki saat daha ve gene: "Aşagı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz bahçıvanın sulama çukurundan daha büyük degil."

Anu, Bel ve Ea'nın yüksek kapısına ulaştılar. Etena ve kartalı.

Tablet gene kırılıyor ve devam ediyor:

"Gel arkadaşım, seni daha ötelere, tanrıça İştar'ın katına götüreyim. Seni onun ayakları dibine bırakayım. Gögsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine göm."

İki saat daha ve kuş: "Aşagı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara dümdüz görünüyor, koca tuzlu deniz de avlu kadar" dedi.

İki saat daha: "Aşagı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara küçük bir tümsek ve tuzlu deniz sepet kadar."

İki saat daha çıktılar. Fakat Etena bu kez baktıgında aşagıda ne kara ne deniz göremedi."Aman arkadaşım, daha çıkma" diye bagırdı ve o anda düştüler. İki saat düştüler, iki saat daha.

Bundan sonra metin dagılıyor.

 

Dikkat edilirse bu Sümer metninin biraz farklılaştırılmış biçimini daha sonraki İslamiyet’in miraç anlatımında görmekteyiz. Etena kuşa binerek göge çıkmıştır, Muhammed Burak adlı atla göge çıkar. Etena pek çok tanrı ile buluşur, Muhammed ise ondan evvel gelen tanınmış peygamberlerle buluşur. Her ikisi de gögün degişik katlarına çıkarlar ve bu anlatım da Şamanist gök katları anlatımıyla iç içedir. Etena dogum tılsımını almak istemektedir, Muhammed ise Miracın sonunda yendiden dogum anlamına gelecek ahret günü şefaatin yetkesini elinde bulundurarak yeryüzüne iner.

 

Göge çıkma yetkiyi gökten almanın bir simge ve göstergesidir. Mutlak hakim göktedir ve yeryüzü hakimi ya da kralı bu yetkiyi ondan almaktadır. İlkel toplumda şaman bu görevi yerine getirir ve gökten haber getirir. Uygarlık ilerledikçe ve tanrılar oluştukça, tanrının temsilcisi olan şefin gökle baglantı kurarak toplumun esenligi için haberleri alması gerekir. Bu ayrıca onun krallıgının da meşruiyetidir. Bu olgu dünyanın tüm ilkel kültürlerinde evrenseldir.

 

Mısır Firavunu bir bokböcegi ya da bir çekirge biçiminde uçar. Rüzgarların, bulutların, tanrıların ona yardım etmesi gerekir. Kral kimi zaman bir merdivenden tırmanarak göge çıkar. Kral daha göge çıkarken tanrılaşır ve özü insan soyundan tamamen farklılaşır. Firavun kraliyetinin ve hükümranlıgının meşru temelini göge çıkarak şekillendirir.

 

Yaklaşık olarak MÖ 1028 de son Şang kralı Çou beyine yenildi. Bey, yaptıgı meşhur açıklamada, krala karşı isyanını, çürümüş ve nefret uyandıran bir egemenlige son verme konusunda gök tanrıdan aldıgı buyrukla gerekçelendiriyordu. Meşhur gögün vekaleti ögretisinin ilk ifadesi budur. Zaferi kazanan bey, Çoular’ın kralı oldu ve Çin tarihindeki en uzun süreli hanedanı başlattı.

 

Muhammed’den göge çıkarak ve aşagı bir kutsal kitap indirerek peygamberliginin gerçekligini kanıtlanması istenmektedir. Muhammed’den Musa’nın, Daniel’in, Hanok’un, Mani’nin ve göge çıkıp Allah’la karşılaştıktan sonra, tanrısal vahyi içeren Kitap’ı dogrudan onun elinden alan diger elçilerin verdigi örnege uyması beklenmektedir. Bu senaryo ne Rabbani yahudiligine, ne Yahudi apokaliptigine ne de Samirriyelilere, Gnostiklere ve Sabilere yabancıdır. Kökenleri efsanevi Mezopotamya kralına dek uzanır ve kraliyet ideolojisiyle uyumludur.

 

İslamiyet’in yaptıgı da bir devlet olarak kendini var edebilmek için tanrıda bu yetkeyi alabilmek olmuştur. Kraliyet’in ve egemenligin  meşru temelinin gökten geldigi zaten tüm toplumca kabullenilmiş bir olgu idi ve binlerce yıldır kabul edilen bir şeydi. Burada yapılması gereken yeni şartlara uygun bir efsane yaratarak Muhammed’in miracını topluma eski bilgileri paralelinde sunabilmekti. Ve böylece Mekke devrinin 11. yılı Recep ayının 27 sinde Muhammed’e göksel otoriteyi saglayan Miraç olayı meydana geldi.

 

Tüm toplumlarda ortak olan göge çıkış anlatımının toplumsal temelleri ortaya çıktıgına göre Muhammed’i de bundan bagımsız kılabilmemiz mümkün müdür. Şayet Muhammed göge çıkmış ise Etena’nın, Adapa’nın, Çou beyinin. Mısır firavunlarının ya da ilkel şamanın göge çıkmadıgını söyleyebilmek için bir verimiz olabilir mi. Ya da daha dogrusu Muhammed sadece onlara öykünmüş ve onların yaptıgını mı yapmıştır.

16/9/2009

Yerle Gögün Ayrılması ya da Birken İki Olmak

Enbiya Suresi 30 ayet şöyle der : İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

 

Bu ayetin mucize yaratıcıları tarafından big bangin delili olarak ele alınmasını bir kenara bırakırsak, eski toplum tarihinde de bu ayetle benzeşen pek  çok mitolojik ögeye rastlarız. Kapsamlı bir araştırma birken iki olmak, ya da yer ve gögün ilahi bir güç tarafından ayrılması mitosunu bizim karşımıza her yerde çıkarır.

 

En eski örnegimiz Sümer mitolojisindendir. Böyle olması da gayet dogaldır, çünkü tarih Sümer’de başlar ve ilk yazılı kaynaklar da Sümerler’e aittir.

 

Nammu, Gökleri ve yeri doguran annedir. İkisinin bir arada temsili kozmik dag biçimindedir, bu dagın tabanı su dolu uçurumların üstünde uçar, dünyanın tabanıdır. Tepesi ise göklerin dorugudur. Alt bölüm toprak Kİ dişidir ve üst bölüm gök AN erkektir. An Toprak ve Gök'ü ayıran hava tanrısı Enlil'in babasıdır. Kökeni Sümerler'e kadar giden bir efsaneye göre, Yer ile gök yapışık idi. Sümer tanrısı Enlil, bunları ayırarak gögü yükseltti ve gökkubbe oluştu. Burada ilginç olan, Tanrı Enlil'in rüzgar ve fırtına tanrısı oluşudur. Yani yere yapışık olan gögün, rüzgarın üfürmesi ile adeta bir uçurtma gibi havalanıp, yükselmiş olduguna inanılmaktadır.

 

Hurriler’in Kumarbi efsanesinde  Ullikummi’nin şarkısı Kumarbi’nin Teşup’a kaptırdıgı krallıgı yeniden ele geçirmek için harcadıgı çabaları anlatmaktadır. Teşup’u yenebilecek bir rakip yaratmak için tohumlarıyla bir kayayı döller. Bu birleşmenin ürünü insan biçimindeki taştan bir yaratık Ullikummi olur. Denizden yarı yarıya çıkmış bedeniyle yeri ve gögü taşıyan dev Upelluri’nin omzuna yerleştirilen Ullikummi öyle bir hızla büyür ki başı göge erer. O zaman Teşup denize yönelir ve dev kayayla çarpışır ama yenilir. Ullikummi bütün insanlıgı yok etme tehditleri savurur ve telaşlanan tanrılar toplanıp Ea’ya başvurmaya karar verirler. Ea önce Enlil’e sonra da Upelluri’ye gider ve taştan bir devin Teşup’u öldürmeye karar verdigini duyup duymadıklarını sorar. Enlil’in cevabı kayıptır, Upelluri ise :”Yer ile gök benim üzerime yükseltildiginde ben hiçbir şey bilmiyordum. Yer ile gök bıçakla ayrıldıgında da ben hiçbir şey bilmiyordum Şimdi sag omuzum agrıyor ama bu tanrının kim oldugunu bilmiyorum.” O zaman Ea eski tanrılardan babalarının ve dedelerinin eski depolarını açmalarını ve onların yer ile gögü birbirinden ayırdıgı bıçagı getirmelerini ister. Ullikummi’nin ayakları kesilip sakat bırakılır; ama dev kaya hala babası Kumarbi’nin gökyüzü krallıgını kendisine miras bıraktıgını söyleyerek övünmektedir. Sonunda Teşup tarafından yere serilir. 

 

Sümerler'den sonra Babil yaratılış efsanesi Enuma Eliş'te de bu inanç yer almakta. "Başlangıçta tatlı su, tuzlu su, sis ve bulut karışımından oluşan bir karmaşa (kaos) vardı. O zaman henüz tanrılar bile yoktu. Tanrılar bu kaosa bir düzen vermek için geldiler ve yapışık olan yer ile gögü ayırdılar" denilmektedir. Ancak efsanenin Babil anlatımında, Sümer tanrısı Enlil'in yerini Babil tanrısı Marduk almaktadır. 

 

Başlangıçta bir olan yer ve göğün rüzgar ya da ışık tarafından ayrılmaya zorlandıgı,  bütün dünyada yaygın bir inançtır. Çin’de yaratış tanrısı Shang Ti daha önce birleştigi ana tanrıçanın çocuklarından biri tarafından ikiye ayrılır, daha sonra bereket getiren yagmuru yagdırmak için göge çekilir. Polinezya’da Rangi (gök) ve Papa (yeryüzü) bir kucaklaşmada birbirine kilitlenirler; ta ki ışıgı daha önce hiç görmemiş çocukları onları birbirinden koparıp ayırıncaya kadar , o zaman da ışık ortaya çıkar. Mısır da belki de yagmur olmadıgı için cinsler tersine dönmüştür.. Gök tanrıçası Nut boylu boyunca yere uzanmış yer tanrısı Geb’in üzerine egilmiş olarak temsil edilir; ogulları rüzgar tanrısı Shu tarafınden ayrılmıştır.

 

Klasik Hesiodos mitosunda Gaia'nın (toprak) ve Uranos'un (Gök) ogulları Kronos tarafından nasıl koparılıp ayrıldıklarını biliyoruz. Panteonun sayısız tanrıları dogmuş ve bu tanrılar göklerdeki kentlerinde insanların yeryüzündeki tarlalarını sürüp gitmeleri gibi yaşamışlardır.

 

Vedalar çagı şairlerinin ele aldıgı kozmogoni türlerinden bir tanesi de yer ile gögün birbirinden ayrılması suretiyle yaratılıştır. Aynı olgu Tevrat’ta şu şekilde yer almaktadır :

 

6 Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.

7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

8 Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.

(Yaratılış 6-8)

 

Görüldügü gibi hangi ülkenin mitolojisine göz atsak ortak bir öge olarak yer  ile gögün birbirinden ayrıldıgını görüyoruz. Mitolojinin amacı bazı deger yargılarının topluma dikte ettirilmesi ve toplumun bu temelde yönlendirilmek istenmesidir.

 

İlkel kabile düzeninde birey ve kabile tek bir bütündü. Kişi kendisi oldugu için degil o kabilenin/klanın üyesi oldugu için var oluyordu. Bu anlayış aynı zamanda kabilenin ekonomik temelinin de sonucuydu ve en geniş ortaklaşmacılıgı da beraberinde getirmekteydi. İnsan ile doga iç içeydi ve henüz ben/benim diye bir kavramları yoktu ilkel atalarımızın. Düşünce biçimi soyut olmaktan ziyade somut idi ve bu anlayış sonucu da elbette yer ile gök de birdi.

 

Avusturalya’da bir kangru totemine sahip olan yerliye kangru fotografı gösterildiginde bu benim demişti. Özdeşlik bu derecedeydi. Klan içinde yer alan insanlar arasında herhangi bir farklılık yoktu. O insanlar klanla birlikte oldukları için var olabiliyorlardı. Bu anlamda da yer, gök, doga, insanlar ve totem atalar bir ve özdeşti. Aslında en ilkel inanışlara göre hemen her yerde olan bir güç vardı. O toplumları inceleyen Hırıstiyan misyonerler bu gücü ruh olarak yanlış bir şekilde tanımlamışlardır. Ama onların ruh olarak tanımladıkları bu anlayışın bizim dinlerin vaaz ettigi ruh anlayışı ile uzaktan ya da yakından bir alakası yoktu. Buna yaşam gücü demek daha belirgin ve anlamlı olabilir belki.

 

İşte bu yaşam gücü canlı ya da cansız tüm varlıkların içindeydi. Aslında tek gerçek de buydu. İnsanlar ya da hayvanlar veya cansız varlıklar bu yaşam gücünü şu ya da bu şekilde temsil etmekteydiler. Bu yüzden de toplum o yaşam gücünün şu ya da bu şekilde dışa vurumundan başka da bir şey degildi. Bu güç kaybolmuyor, yok olmuyor fakat sadece dönüşebiliyordu. Bu anlamda da hiçbir şey farklı degildi ve her şey tek bir bütünün parçasıydı. Ve de birdi.

 

Ancak kabilenin ekonomik temeli çatırdamaya ve toplum içinde sınıflaşma egilimleri yeşermeye başlamıştı. Bu yeni durumun ise bir şekilde kabile bireylerine izah edilmesi ve alıştırılması gerekiyordu. Örnekleme gerekiyordu. İşte tüm uygarlıklarda yer alan birken iki olma mitosu ya da yer ile gögün ayrılması bu ekonomik temelde ortaya çıktı ve şu ya da bu şekilde kabile bireylerine empoze edildi.

 

Bu süreç kabile şefinin de artık kabile üzerindeki otoritesini krallık olarak pekiştirmesiyle başat olarak gelişti. Yakındogunun bu krallıkları bir yandan üretim güçlerinin olaganüstü gelişmesi, öte yandansa toplumun bir de çalışmayan ve çalışan sınıf olmak üzere uzlaşmaz sınıflara bölünmesiyle sonuçlanan kafa ve kol emegi arasındaki bir bölünme temelinde ortaya çıkmıştı. Toplumla doga arasında bir ayrım yapılabilmesi, ancak toplumun bu kendine karşı bölünmesinden sonra mümkün olmuştur.

 

İşte bu ekonomik temelin ideolojik olarak da desteklenmesi gerekmekteydi ve yer ile gögün ayrılması mitolojisinin hizmet ettigi amaç da buydu. Doga ile iç içe olarak ve tek bir bütün halinde yaşayan ilkel ve ortaklaşmacı kabile düzeni şimdi ileride birbirleriyle uzlaşmaz karşıtlıklar olarak gelişecek bir tarafta çalışmayan, üretmeyen ve egemen konumda bulunanlarla, diger tarafta yönetilen ve sömürülen bir çalışanlar sınıfına bölünmekteydi. Böylece  ilkel ortaklaşmacı kabile birken iki olmuştu. Bunun ideolojik olarak izah edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla da ilahi bir güç tarafından yer ile gögün ayrılması ortaya  konuldu. Yer ve gök gibi birbirini tamalayan iki şey bile tanrılar tarafından ayrılmış ya da ayrımlaştırılmış ise insanların da aralarında ayrılık olmasından daha dogal bir şey olabilir miydi. Madem ki tanrılar böyle bir kader çizmişler ve keskin bir kılıç ile yer ve gögü ayırmışlardı o halde her insan da kaderine razı olmalı ve bu ayrımdan kendine düşen payı alabilmeliydi. Buna da itiraz etmemeliydi, çünkü bu tanrıların istegi ve onların eylemi sonucunda gerçekleşmişti.

 

Başlangıçta klan üyeleri o zamanki tek geçinme biçimi olan toplayıcılık ve avcılıkla ugraşıyor ve tüm toplayıp, avladıklarını ortak olarak paylaşıyorlardı. Sadece savaş zamanları haricinde cesaretinden ve kuvvetinden başka bir özelligi ve yetkisi olmayan kabile şefleri toplumsal ayrışmayla birlikte  mutlak krallara dönüşme egilimi gösterdiler. Tanrı fikri krallıgın gerçekliginden çıkar ortaya, fakat insan bilincindeki bölünme artık toplumdaki ayrılmayla oluşur, ilişki tersine dönmüştür. Kralın gücü tanrıdan geliyormuş gibi görünür, yetkisiyse tanrının istenci olarak kabul edilir. Böylece gerçeklik, içinden çıkmış oldugu fikir tarafından güçlendirilmiş olur. Biri digerini etkiler. Bu ters düşümün ideolojik olarak topluma kabul ettirilmesinin yolu da mitolojinin işlevini oluşturur.

 

Eskiden bir ve tek olan ortaklaşmacı kabile düzeninden özel mülkiyetçe güdülenen sınıflı toplumlara geçiş süresince ekonomik temele uygun olarak ideoloji biçimlendirme ise, bu kopuşu ilk gerçekleştiren egemen güçlere düştü. Toplumda kafa ile kol emegi farklılaşmaya başlamıştı. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıflar ilk olarak üretimden koparak sadece kafa emeginin ürünlerini vermeye ve toplumu yeni düzene uygun olarak şekillendirmeye başladılar. Artık eskiden bir olan toplum ayrışmaya ve sınıflaşmaya başlamıştı. Bunun için de toplumu kapsayacak ve şekillendirecek mitoslar üretmek gerekecekti.

 

İşte tüm toplumları aynı anda ya da süreç içerisinde kapsayan mitosların ortak temelini bu gerçeklikte aramak gerekmektedir.

 

Eski topluma basitçe biz göz atmak bile bu oluşumun yeteri kadar kanıtını bize sunmaktadır. Vahim olan, işlevi sadece eski toplumun deger yargılarını ve ideolojisini aktarmaktan ibaret olan Enbiya 30 un günümüzde bile hala bir mucize iddiasına temel teşkil edebilmesidir. Şayet bu sözlerde bir ilham ya da bir mucize veya bir deger varsa o halde bunun en büyük onurunu Sümerler’e vermek gerekmez mi?

 

14/9/2009

Tanrıça Domuz 2

Domuzun Neolitik Dönem’in tamamında görünüyor olmasına karşın, koyun, keçi ve sığır bu geniş bölgenin kuzeydoğu eyaletine yüzyıllar sonra girmiştir. Domuz ve yabani domuz, Persefon ve Demeter ritleri; Attis, Adonis, Tammuz ve Osiris mitosları; Odysseus ve Kirke efsaneleri ile İrlanda halk masallarında daha sonraları sığır yetiştiricilerinin uyarladığı temaların eski bağlantılarını ortaya koyar. Çin ve Güneydoğu Asya’da domuz, sığırın tanınmasından sonra da önemini korumuştur. Bütün Okyanusya’da domuzun rit ve mitoslardaki önemi birinci derecededir. Kurban edilen domuzlar erkektir.

 

Yeni ‘Herbridler’deki Malenezya adası Malekula'da kültür Maki diye bilinen törenler ile sürdürülür. Maki törenleri 15 yıldan 30 yıla kadar sürer ve bitince tekrar başlar. Törenler insan ırkının çoğalmasına büyüsel olarak yardım ederek topluluğa hizmet etmesi yanında, yarışmacı bir rit olduğundan kişisel olarak hırs ve ün kazanmaya da yardım eder. Köyün erkekleri mümkün olduğunca çok ‘kurban edilecek domuz’ yetiştirmeye ve böylece iki dünyada da kendilerine iyi bir yer kazanmaya çalışırlar.

 

Bir Malekulalı öldüğünde ölüler ülkesine doğru yola çıkar ve öteki dünyanın mağaramsı girişini bekleyen dişi gardiyan yol boyunca yere bir labirent çizer; ölü, yolun yarısını kat ettikçe çizdiklerini siler. Geçebilmek için labirenti yeniden oluşturabilecek kadar anımsamak gereklidir. Ayrıca gardiyana kendisinin yerine yemesi için domuz sunmak zorundadır. Fakat bu sıradan, basit bir domuz olamaz; ölünün kendi elleriyle yetiştirdiği, Maki törenlerinde defalarca kutsanmış, kocaman, dişlerinin her aşamasında bu ritüelden geçmiş bir domuz olması gerekir. Bu törenler sırasında yüzlerce domuz kurban edilmiştir ve sunulan domuz, yolcunun ritüel statüsünü ve yaşamında gösterdiği çabayı temsil eder. Yerliler domuz kurbanların insanın yerini aldığını belirtmektedirler.

 

Bu Malenezya mitinden de öğrendiğimiz gibi domuz tanrı ile eş tutulmaktadır. Ayrıca İslam’ın Sırat Köprüsü kavramının farklı bir şeklini de bu mitoloji ve geleneklerde buluyoruz. Peki, neden domuzun yasak olması sadece belli bir coğrafya ile sınırlandırılmıştır.

 

Domuz yasağı Kuzey Afrika’dan Ortadoğu ve Orta Asya’ya kadar uzanan ‘Eski Dünya’nın bütün bu geniş alanında kendini gösterir. Ama Çin’de, Güney Doğu Asya’da, Endonezya’da ve Malenezya’da domuz, beslenmede kullanılan ana protein kaynağı idi ve hala da öyledir; tıpkı Avrupa’da olduğu gibi…

 

Eski Mısır’da domuz çobanları olduğunu gördük. En eski Sümer hanedanları döneminde uzman domuz çobanları ve domuz eti kasapları vardı. Ancak MÖ 2400’lerde Sümer’de de domuz yasağına rastlıyoruz. 

 

Dikkat edilirse bahsettiğimiz bu coğrafi alan tarımın ortaya çıkışı ile ve ilk tarım devletleri ile birlikte anılmakta. Bir diğer özelliği ise etrafının çöllerle çevrili olmasıdır. Bu bölgelerde tarım sahalarının bu özelliği domuzu tarıma rakip hale getirmektedir.

 

Evcilleştirilmiş domuz kalıntılarına Filistin, Suriye Irak ve Anadolu’nun Neolitik Dönem köylerinden neredeyse koyun ve keçinin kalıntıları kadar erken tarihlerde rastlanılmaktadır. Demek ki o tarihlerde domuz da sofralarda temel bir tüketim nesnesi olarak yer almaktaydı. Peki, ne oldu da bundan vazgeçildi ve domuz düşman ilan edildi.

 

Domuzun diğer evcil hayvanlardan farklı bir özelliği onun kolayca vazgeçilebilmesinin de nedeni olmuştur. Domuzdan süt sağılamaz, domuz binek hayvanı olamaz; öteki hayvanları güdemez, saban süremez ya da yük taşıyamaz, avcılık yapamazlar; ancak eti için beslenebilirler. Ayrıca tarım alanlarına zarar verirler ve su ihtiyaçları fazladır; sulak alanlara ihtiyaç duyarlar.

 

Tarlalarını korumakla görevli olan ilk tarımcı atalarımız o halde bir tercih ile karşı karşıya kalmış olmalıydılar. Ya tarımın verimiyle ürünlerini arttıracaklardı ya da bu ürünlerin bir kısmını domuzlarla paylaşacaklardı. Domuzun tarlalara verdiği zarar onun faydacı tarafından ağır bastı ve domuz etinden vazgeçildi.

 

İşte bir taraftan ataerkinin anaerki üzerine hakimiyet sağlama mücadelesi içinde domuzun tabu ilan edilmesi, diğer taraftan domuzun tarıma bir zarar verici rakip olarak belirlenmesiyle etrafı çöllerle çevrili ilk tarım toplumlarında domuzun mekruh ilan edilmesinin maddi temelleri ortaya çıkmış oldu. Ve böylece diğer toplumlarda hala besi değeri olduğu için beslenen domuz bu ilk Neolitiğin beşiği olan coğrafyamızda haram bir hayvan haline geldi.

 

Bu tercih bir kere yapıldıktan sonra iş toplumun tümünü yönlendiren kutsal metinlere bunu yerleştirmekten geçmekteydi. Böylece domuzun Allah tarafından lanetlenen bir hayvan olduğu metinlere yerleştirildi. Nesiller boyunca da bunun bir ilahi emir olduğu, sorgulanmaması gerektiği telkin edildi. Ancak semavi din inanırları her nedense Allah’ın domuzu farklı bir coğrafyada yeşeren Hıristiyanlara yasaklamadığının muhasebesini yapmayı bugüne kadar akıl edemedi.

 

25/7/2008

Ateşin Çalınması

İnsanlıgın evrimi süresince insan önce adım adım konuşmayı ve iletişim kurmayı geliştirdi. Bunun temeli insanın toplumsal ve bir arada olması ve emek ile dogayı degiştirebilmesiydi.

İnsanlar arasında konuşma dilinin ortaya çıkması köklü bir deneyim aktarımına da yol açtı. Hayvanlıktan insanlıga dogru gidilen uzun yolda kültür insanlıgın bugünkü haline gelmesinde büyük rol oynadı. Kültürün temelinde geçmiş deneyimlerin ileriki kuşaklara aktarılarak toplulugun bir arada tutulması olgusu yatar.

Bugünkü bilgilerimize göre insanlıgın tarih öncesini kapsayan en azından 30 bin senelik bir kültürel birikiminin izlerini geriye dogru baktıgımızda bulabilmemiz mümkün görünüyor. Yazılı tarihin dışında bunları arkeoloji ve sözlü aktarımlar yoluyla ögreniyoruz. Bu sözlü aktarımlar daha sonra da yazıya geçirilmiş olabiliyor. Ancak toplumların üretim ilişkilerine bakarak içinde bulundukları ekonomik yapı ile kültürel ilişkilerinin bir kıyaslamasını yapmak geçmiş atalarımız hakkında oldukça ilginç bulgulara yol açabilecegini görmek mümkün.

İnsanlıgın içinde bulundugu ilk ekonomik edimlerin avcı ve toplayıcılık olduklarını biliyoruz. Atalarımızın iki yüz bin senelik serüveninde yaşamı belirleyen temel ekonomik faaliyet avcılık ve toplayıcılık olmuş ve atalarımız bunu ortaklaşmacı bir tarzda yürütmüşlerdir. Şimdi bazı uygarlıklardaki bazı mitosların hayret verici benzerlikleri ile bunların daha sonraki kültürlerdeki bir aradalıkları ile ayrımlarına dikkat çekmek istiyorum.

Kolomb Amerikaya ayak bastıktan sonraki gelişen incelemelerde Amerikan Kızılderilileri ile ilgili elimizde oldukça kapsamlı gözlem ve araştırmalar mevcuttur. Bunlardan avcılık ile ugraşan İngiliz Kolombiyasındaki Thompson Irmagında yaşayan Kızılderililer şu efsaneyi anlatırlar.

Koyot bir akşam bir dagın tepesinde dikilip güneye bakıyordu. Çok uzakta ateş gördügünü düşünür. Önce ne oldugunu bilemez, sonra ilahi bir biçimde onun ateş oldugunu ögrenir, insanoglu için bu mucizeyi elde etmeyi düşünerek yanına arkadaşlarını alıp, Tilki, Kurt, Antilop, bütün iyi koşucular yola çıkar.Çok uzak bir yoldan sonra Ateş İnsanlarının evine ulaşırlar. Onlara"sizi ziyaret etmeye, dans edip oynamaya, kumar oynamaya geldik " derler. Ve gece onların onuruna dans hazırlıkları yapılır.

Koyot kendisine çıralı çam dikenlerinden, sedir kabugundan, yere kadar uzanan bir başlık hazırlar. Önce ateş insanları dans ederler, ateş çok küçüktür. Sonra koyot ve arkadaşları dans ederler ve iyi göremediklerinden şikayet ederler. Ateş insanları ateşi büyütür fakat koyot dört kez şikayet eder. Sonunda kocaman bir ateş olmuştur. Koyot ve arkadaşları bu kez çok sıcakmış gibi yaparlar ve serinlemek için dışarı çıkarlar. Yalnız koyot içeride kalır, ötekiler koşmaya hazırlanırlar Başlıgı alev alana kadar koyot çılgınca sıçrayıp durur. Sonra korkmuş gibi yaparak ateş insanlarından onu söndürmelerini ister. Onu ateşe çok yakın dans etmemesi için uyarırlar.

Sonra kapının yanına gelince başlıgının uzun uçlarını ateşe sallar, dışarı koşar. Ateş insanları peşine düşerler, başlıgı antiloba verir, o da koşup öteki koşucuya verir, sırayla böyle olur. Ateş insanları onları teker teker yakalayıp öldürürler yalnızca koyot kalır. Tam onu yakalayacaklarken bir agacın arkasına kaçar ve ateşi agaca verir. O günden beri insanlar agaçların tahtalarından çıkardıkları ateş çubukları ile ateş yakabilirler.

Aynı öykünün 3 bin mil uzaklıktaki Georgia ve Alabama'daki Creek kızılderililerinde öykü kahramanı Tavşan'dır. Daha kuzeydeki Chilcotin kızılderililerinde kahraman Kuzgun'dur.

En kuzeydeki Athapascan kızılderililerinde öykü biraz daha farklı. Bu kabileler ateşin çok eskiden ayının mülkiyetinde oldugunu söylerler Ayının kıvılcım taşı vardır ve istedigi zaman ateş yakabilmektedir. Fakat insanların ateşi yoktur, ayı kıskançlıkla ateş taşını saklamakta, beline baglamaktadır. Bir gün kulübesinde sakin sakin yatarken küçük bir kuş yanına gelir. Ayı ters ters "ne istiyorsun" der.

Küçük kuş"neredeyse donuyorum, ısınmaya geldim" diye yanıtlar. "Peki gel" der ayı,"fakat bir yandan ısınırken, bir yandan da bitimi kır".

Konuk razı olur. Ayının üstüne çıkıp, zıplayıp bitini kırmaya başlar, bu arada da ateş taşını tutan ipi de keser. İp tamamıyla kopunca kuş aniden taşı kapar ve uçup gider.

Bütün hayvanlar dışarıda bekliyordu çünkü ateşin çalınmasını beraber tasarlamışlardı. Sıraya girmişlerdi. Ayı kuşu kovaladı ve tam sıradaki ilk hayvana ulaştıgında yakaladı. Kuş ateş taşını çoktan bu hayvana vermişti. Ayı bu hayvanı yakaladıgında o da taşı sonrakine geçirmişti bile. Bu sıranın sonuna kadar böyle gitti. Ateş tilkiye geçti, o da neşe içinde bir daga çıktı. Artık ayı çok yorulmuştu, koşamıyordu. Tilki dagın başında taşı kırdı ve her kabileye bir parça attı. Dünyadaki kabilelerin ateşi elde edişi böyledir. Bugün her yerde, kayalarda, odunlarda ateş bulunmasının nedeni budur.

Bengal körfezi açıklarındaki adalar zincirinde yaşayan Andamanlılarda aynı efsanenein pek çok farklı anlatımı vardır. En yaygınlarından birinde kahraman yalı çapkııdır. Burada ateş en güçlü ve önemli kişilik olan Biliku'nun mülkiyetindeydi. Biliku hem yaralı, hem zararlı kuzey dogu musonlarının çabuk kızan dişi kişileştirilmesiydi. Atalar uykuda oldugu bilinen bir zamanda ateşi çalmaya karar verdiklerinde yalıçapkını sessizce kulübesine sıçradı ve ateşi aldı. Fakat Biliku uyandı ve yalı çapkını kaçmaya çalışırken peşinden sedef frlatıp kanatlarını ve kuyrugunu kesti. Yalı çapkını denize daldı, Bet-ra-kudu denilen yere yüzdü ve ateşi orada bekleyen hayvanlardan birine verdi, o da ateşi bronz kaplı kumruya geçirdi, kumrudan ötekilere geçti. Yalıçapkını yaşadıgı kaza sonucu insan oldu ve Biliku öfkelenerek dünyadaki evini terk etti, o zamandan beri göklerde bir yerde yaşamaya başladı.

Şimdi dikkat edilirse bu öykülerin tümünde ortak olan bazı figürler vardır. Bu öykülerdeki kurnaz, düzenbaz, hileci figürler aynı zamanda insanların da yaratıcısı ve yardımcısı konumundadırlar. Bu halkların yaratılış mitoslarını inceledigimizde bu figürlerin bir kısmını yaratıcı konumunda da bulabiliriz. Bu ilkel anlatımlarda ahlaki iyilik kötülük ikiligi olmadan yaratıcı güç tüm masumlugu ile ortaya konur.

Ancak bu anlatımların tamamında bizim şu an için algıladıgımız bir Tanrı kavramına rastlayamayız. Öyküler somuttur ve her şey doganın çerçevesinde olup bitmektedir. Tüm figürler maddi elle tutulabilir, gözle görülebilir haldedir. Her hangi bir soyutlamadan uzak ve ceza, ödül gibi kavramlardanda uzaktadır. Örnegin Billuk ateşi çaldırdıktan sonra herhangi bir ceza ya da kötülük düşünmez, küser gider.

Bu öykülerden yola çıkarak çok bilinen bir öyküyü de bu başlıkta ele almakta yarar vardır. Bu Prometheus'un öyküsüdür. Yalnız arada artık bir fark vardır. Prometheus bir Titandır ve artık insanların karşısında dogal görüngüler ve hayvanlar degil Tanrılar vardır. İnsanların eski avcı ekonomisi ve kollektif yaşamı yerini tarımsal ekonomiye bırakmak üzeredir ancak insanlar arasında sınıflaşma başlamıştır. Prometheus öyküsü tam da bu ara dönemde yer alır. Zaten Prometheus'un kendisi de rahipler tarafından alt edilen Şaman dan başkası degildir. Rahipler nasıl şamanı alt edip tarım ekonomisi ile Tanrıları oluşturdularsa Zeus da Titanları alt etmiş ve Olympos krallıgını kurmuştur. Ancak öykü tam da bu geçiş dönemindeki eski ile yeni motiflerin karmaşasını ve kültürünü bize verdigi için önem kazanmaktadır.

Prometheus gene eski motiflerde gördügümüz dolandırıcı oyuncu, kandırıcı ögelere sahiptir. Titan kurbanlık bir bogayı kestikten sonra etlerin iyi taraflarını insanlara verir. O zamana kadar tanrılar ve insanlar paylaşım içerisindeydiler fakat Prometheus kemikleri yaglarla süsleyerek güzel kokular eşliginde süsleyerek tanrılara verir. Bu oyun ve hile tanrıları çok kızdırır ve Zeus insanlardan ateşi alır. Prometheus ise Zeus tan ateşi çalarak insanlara verir ve sonsuza kadar lanetlenerek cezalandırılır. Bir kayaya baglanarak bir kartal tarafından cigeri yenme cezasıdır bu. Sabah cigerin yenilen bölümü gece tekrar büyür ve bu sonsuza kadar devam edecektir.

Ancak bu durum ile ilgili bir kehanetin oldugunu, Prometheus'un buna güvenerek direndigini ve bu kurban olayından sonra tarım ve kadının ortaya çıkışı mitin diger özelliklerindendir. Burada bizi ilgilendiren kısmın mitin neredeyse avcı toplumlarda oldugu şekliyle kültürel aktarımla fakat toplumun ekonomik seviyesine göre kültürel bir biçim alması fakat hala eskinin izlerini de içinde barındırmasıdır. Gene de Zeus Prometheus'u aşşagılamaz, yalnızca cezalandırır. Prometheus aynı zamanda eski toplumun kültürünün yeni oluşumlara karşı direnmesini de simgelemektedir.

Daha ilerleyen evrelerde İbrani yaradılış destanının bugün bize din olarak lanse edilen Kutsal Kitaptaki anlatımını görürüz. Ateş artık bilinmektedir ve bunun aktarılmasına yer yoktur, fakat öyküde hala kurnaz ve dolandırıcı bir figür vardır. Bu daha sonra Şeytan olarak tanımlanacak olan Yılandır. Yılanın dolandırıcı, ya da kurnaz niteligi Havvayı kandırıp yasak elmayı yemesine neden olur. Ama şimdi ekonomi tamamen degişmiş ve toplum sınıflara ayrılmış durumdadır. İnsanlar hayvan yetiştirmekte ve tarımla ugraşmaktadırlar. Bireysel özgürlükten ziyade kollektif toplumun otoritesi ve buna uygun hukuk ön plandadır ve suç cezasız kalmaz. En agır bir şekilde herkes cezalandırılır. Eski Ahit şöyle yazar :

13 RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.

14 Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların En lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, Yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.

15 Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu Birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, Sen onun topuğuna saldıracaksın.”

16 RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana Çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, Seni o yönetecek.”

17 RAB Tanrı Adem`e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana, Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.

18 Toprak sana diken ve çalı verecek, Yaban otu yiyeceksin.

19 Toprağa dönünceye dek Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın Ve yine toprağa döneceksin.”

Görüldügü gibi yılanın bu hilesine karşı herkes acımasızca cezalandırılmıştır. Halbuki avcı toplumunun mitoslarında böyle bir ceza ile karşılaşmıyorduk. Ama şimdi sonsuza kadar sürecek bir ceza vardır. Topluma tarım girmiştir ve tarım toplumsal bir üretimi gerektirir, emegi, köle emegini gerektirir. Bunun sonucu oluşacak genişleyen yeniden üretim bir artı ürün yaratacak ve bu ürün de sömürünün temelini oluşturacaktır. Artık hileye, oyuna, ahengi bozacak davranışa izin yoktur.

Tanrı bütün haşmeti ile ve otoritesi ile panteonun en tepesinde yer alır artık tüm insanların egemenidir. Onun yetişemedigi yerlerde ise otoriteyi kral ya da monark onun adına kullanacaktır.

Bu iki gelenek karışmış olarak yalnızca Batı uygarlıgının kalıntıları içerisinde degil fakat bütün uygarlıklarda bulunur ve insanın ruhsal geriliminin kutuplarını ifade eder. Bir yanda insan eleştirisi ve gücünün ötesinde evreni yaratan gücün rahipçe temsili, ayı ve güneşi, denizleri, Leviathan'ı, Behemot'u ve dagları yaratan, önünde insanın huşu ile egildigi güç ve öte yanda kendine yeterli büyücünün, titan güçlü şamanın, Babil Kulesi yapıcının, Tanrının gazabına aldırmayanın , kendisinin tanrılardan daha eski, büyük ve güçlü oldugunu bilenin egilmezligi. Tanrıyı yaratan insandır ve evreni yaratan güç insanı yöneten iradeden başka bir şey degildir ve ancak insanda kendi krallıgını, gücünü ve ihtişamını elde etmişti

Yapılacak olan tek şey eski toplumun kültürü ile bugünkünü kıyaslamaktır. Hiç bir ilahi tabir ettigimiz dinsel inanış vahiy yoluyla gelmedi. Onlar eski inanç ve davranış biçimlerinin gelişen üretim ilişkileri içerisinde yeniden ve yeniden yorumlanması ile ortaya çıktı.

14/7/2007

Ondört

 

 

   On Dört Mâsum-u Pak,   mısrası İnvitatio ‘nun alıntıladıgı bir deyişte geçmekte  , bu bana bu ondörtlerin niye bu kadar çok fazla edebi metinlerde geçtigini düşündürdü. Ondört sayısı ile ilgili bazı çarpıcı gerçekler ortaya çıktı. Şimdi on dört ile ilgili dünya literatürünü bir tarayalım.

    Mısırlıların İsis ve Osiris efsanesinde Tanrı Set Osiris’ in vücudunu 14 parçaya böler ve hepsini ayrı bir yere saklar.

    Gene Mısır inancına göre yaşamın temeli olan Ka’ ların hizmetçileri, yaratıcı gücün birincil etkeni ve işaretleri olan 14 niteliktir. Bunlar güç, ışınım, gönenç, zafer, erinç, bolluk, ululuk, anıklık, yaratıcı eylem, zeka, süs, istikrar, uyum ve tat tır.

    Mısır firavunu Zoser’ in İ.Ö. 2630 da yapılan Merdivenli Piramit ‘ inin içinde bulunan parçalar arasında yer alan tahtın tek parçalı tabanının çevresi 14 arslan başı ile bezenmiştir.

    Sümer Nuh’ u Utnapiştim Tufan’dan sonra bütün canlıları gemiden serbest bırakır ve dagın tepesine 14 tane sunak kabı yapar. Bu kaplara kamışlar, sedir keresteleri ve mersin yıgar ve tanrılar için içki saçar. Tatlı özsuyun kokusunu alan tanrılar sinek gibi çevresine üşüşürler.

     Her yıl Martın 14 ünde hayvan derilerine bürünmüş bir adam Roma sokaklarından alay halinde geçirilir, uzun beyaz çubuklarla dövülür ve kentin dışına sürülürdü.

    İngiltere – İskandinavya destanı olan Beowulf ta, Beowolf, Hrothgar’a , mızraklı Danların savaş kralına yardım etmek için balina- yolunda denize açılmay karar verir ve kendisine eşlik etmeleri için 14 cesur savaşçı seçer.

    Kral Arthur’un bilmeden yattıgı kız kardeşinden olan çocugu Mordred 14 yaşına kadar bir köylü tarafından tanınmaksızın büyütülür, sonra babasının yanına gider.

    Hint destanı Ramayana’da kahraman Rama 14 yıl bopyunca bir ormanda inzivaya çekilir. Gene Ramayananın düşmanları kız kardeşlerinin kanlı yüzünü gördüklerinde intikam için Ramanın üzerine  14 Rakşaşalık bir grup gönderirler. Ramanın hepsini öldürmesi üzerine her biri Rama’ nın cesareti kadar zalim olan 14.000 kişilik bir güç toplarlar.

    Eski Vedic dönemde kalma bir Hint büyüsü şöyle der : Dört gece oruç tuttuktan sonra, ayın koguşumunun 14. cü gecesi, insan kemiginden alınmış bogayı almalı ve aşşagıdaki duayı okumalıdır …

     Jainlerin evren kavramında evren dişi, dev gibi bir insandır ve gögüs boşlugunda ve omuzlarında boyun ve başta 14 gök katı vardır.

    Zaire Mvindo destanında , Mwindo Efendi Yagmur’ un 14 fırtınasının verdigi acılara katlanır. Efendi Yıldız Mvindo’ nun kulaklarını 14 kez çeker.

     Dikkat edilirse 14 sayısı pek çok eski halkın yaratılış ve kahramanlık mitlerinde yer almaktadır. Bunun ortak bir kültürel gelenekten kaynaklandıgı açıktır.

      Tüm insan toplumlarında aynı kültürel evreler görülebiliyor. Avcılık ve toplayıcılık aşamasının ortak kültürü ve dinsel biçimleri canlıcılık ve totemizm olarak şekilleniyor. Ancak bir kere tarıma başlandıktan sonra toprak ile ugraşmaya başlanınca bir sarmalın, dogum ölüm sarmalının ortaya çıktıgı görülüyor. Bu süreç de genellikle gök cisimlerinin de gözlenmesi ile birlikte gittigini fark edebiliyoruz.

       Ana Tanrıça kültü ile birlikte içice geçmiş ilk tapım biçimleri ay tapımıdır. Ayın gözlemlenmesi 14. gün ayın en parlak, en ihtişamlı, en güçlü evresine ulaştıgını ve sonsuz bir kudreti temsil ettigini göstermiştir. Ay aynı tarım ürünleri gibi dogar, büyür ve ölür. Bu yüzden de ana tanrıçanın simgesidir. Yaşam aydan gelmektedir, ayın ışınımları hayat vermektedir. Bu yüzden de ayın ondördü gücün simgesi olarak, mükemmelligin simgesi olarak tüm eski çag mitolojilerinde yer alır.

       Süreç içerisinde de ilk işlevi unutulmuşsa da gene de deyişlerde, türkülerde, söylencelerde yer almasını sürdürmüştür. Ondört sayısının yer aldıgı tüm metinlerde eski ay tapımının gölgelerini aramanın hiç de yanlış olmadıgını düşünüyorum. Örnegin yukarıda Mısır Firavunu Zoser in tahtında yer alan 14 arslan başının aslında 14 boga başı olması gerekiyordu, belki de daha eskide böyleydi. Çünkü boga ay tapımının simgesi, aslan ise güneş tapımının simgesiydi. Güneş tapımına geçilmekle beraber güneşin simgesi olan arslanın hala eski biçim olan ayın ondördüncü gününün ihtişamı ile birlikte yeni dinsel biçimde de yerini korudugunu görüyoruz.

 

         Son dönem ilmi tefsir geleneğinin en önde gelen temsilcilerinden Cevherî, huruf-u mukattaalara oldukça farklı bir açıdan bakmış ve Kur'ân'ın eşsizliğini, kullanılan harflerin sayısında aramıştır. Cevherî, sûre başlarındaki harflerin Arap alfabesindeki harflerden 14’ünden oluştuğunu, bunun da alfabenin yarısı ettiğini söyleyerek, gerek 14 ve gerekse 28 sayılarıyla ilgili evrenden karşılaştırmalar yapar:

1. Her bir eldeki mafsal sayısı 14’tür.

2. İnsanın sırt omurgasının altında 14, üstünde 14 kemik vardır.

3. İnek, deve, eşek, yırtıcı hayvanlar, diğer doğum yapan ve emziren hayvanların ön taraflarında 14, arka taraflarında 14 kemik vardır.

4. Kuşların uçarken kullandıkları kanat tüylerinin sayısı 14+14’tür.

5. Kuyrukları uzun olan inek ve yırtıcı hayvanların kuyruklarındakikemik sayısı 14’tür.

6. Bazı sürüngen ve balık gibi uzun boylu hayvanların omurga
kemiklerindeki sayı 28’dir.

7. Arapça’daki harf sayısı 28’dir. Bunlardan 14’ü idğam yapılır, 14’üne yapılmaz.

8. Arapça’daki noktalı harflerin sayısı 14, noktasızlarınki de 14’tür.

9. Ay’ın 14 Güney 14 Kuzey olmak üzere 28 evresi vardır.

       Bunlarla Cenâb-ı Hakk sanki şöyle demektedir: “Ey kullarım, ayın evreleri var 28 ve bunlar iki kısım. Ellerin eklem sayısı 28 ve iki kısım. Harflerin sayısı 28 ve iki kısım... Bununla şunu bilin ki, bu Kur'ân benim tarafımdan indirilmiştir. Çünkü onların harflerini, ayın evreleri, insan ve hayvan eklemleri, hece harflerinin dizilişi ve sayısı gibi haber verip yaptığım şekilde kıldım. Durum böyle olunca, nasıl olur da Muhammed (s.a.s.) veya başka bir beşer böyle hassas ve mükemmel bir sistemi kursun, bu sayıları kainattaki diğer sayılara, bu kanunları, diğer prensiplere uygun bir şekilde
uydursun? İşte bundan ötürüdür ki, Kur'ân Benim sözümdür. Böyle birneticeye varmanız için de işte surelerin başlarındaki bu harfleri koydum. Tâ ki yer gök ve onların ikisi arasındakilerin boşu boşuna yaratılmadığını bilesiniz. Kâinat kitabıyla vahiy kitabı arasındaki mükemmel uygunluğun
farkına varasınız. İşte bu Kur’ân, kıyamete kadar bâkî kalacak. Her ne kadardiğer diller bir takım değişikliklere uğrasa da, O’nun dili O’nunla beraberkıyamete kadar canlılığını devam ettirecektir.

       Görüldüğü üzere Cevherî, konuya oldukça ilginç bir açıdan bakmış,kainattaki mükemmel nizamla, Kur'ân’daki eşsiz âhenk arasında bir bağ kurmuş, ikisinin de yaratıcısı Allah Teâlâ olması açısından büyük ve olağanüstü bir yapının varlığından hareket etmiş, bu harflerin Kur'ân'ın eşsiz
bir i’cazı olduğu sonucunu çıkarmıştır. Zerkânî de Cevheri’nin bu görüşünü eserine almış ve böyle bir yorumu, bu konudaki şüpheleri giderici bir değerlendirme olarak görmüştür.

 

         Demek ki 14 öyle sihirli bir sayı ki Kuranın Allah sözü oldugunun kanıtını da 14 de buluyoruz. En eski tapım biçimlerinin gücünü ve insan kültüründeki sürekliligini izleyebiliyor musunuz ?



« Önceki ::