dinlerden özgürlük

10/5/2009

Ya Kıyamet Varsa ?

İnanan insanlarla olan tartışmalarımızn % 75 i bu soru temelinde gelişiyor. Hepsinin ortak özü "Kıyamet günü ne yapacaksınız" üzerine dügümlenmiş durumda ve aleni bir çocukça korkudan kaynaklanıyor. Korkuyu geliştiren en önemli güdü bilmemektir, cehalettir ve korku her zaman için cehaletten beslenir.

Aklıma takıldı ben de düşündüm, kıyamet günü ne yapacagım diye. Bu konuda Kuran ne diyor ona biraz baktım. Kıyamet günü ile ilgili bazı ayetler şu şekilde :

Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. (AL-İ İMRAN SURESİ / 185)
Allah; O'ndan başka ilah yoktur. Kendisinde hiç bir şüphe olmayan kıyamet gününde sizleri muhakkak toplayacaktır. Allah'tan daha doğru sözlü kimdir? (NİSA SURESİ / 87)
Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. (İSRA SURESİ / 13)
Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz. (MÜ'MİNUN SURESİ / 16)

Şİmdi bu ve bunun gibi pek çok ayette aynı ortak vurgu yapılmış. Kıyamet günü özel bir gündür ve o güne kadar ölüler mezarlarındadır, olan bitenden bihaberdirler ve diriltilene kadar kimse onlardan hesap sormayacaktır. Kimin suçlu kimin suçsuz oldugu ancak kıyamet günü anlaşılacaktır :

Kıyamet-saatinin kopacağı gün, (mü'minlerle kafirler birbirlerinden) ayrılırlar. (RUM SURESİ / 14)

Demek ki o zamana kadar bir tehlike yoktur.

İlk Hiristiyanlar da her an bir kıyamet olacagı beklentisi vardı. Anlaşılan ilk Müslümanlarda da bu şekilde bir beklenti vardı. Aslında İÖ 500 ile İS 500 arasındaki dönem esas itibarıyla tek tanrıcı dinlerle ahret inancının şekillendigi bir dönemdir. Ekonomik yapılara baktıgımızda meta üretiminin ve ticaretin, madencilgin en geniş ölçekli olarak genişledigi ve eski ortaklaşmacı toplum izlerinin silinmeye başladıgı, sömürü düzeninin artık kurumsallaşmaya başladıgı bir tarihi dönemle karşılaşırız. Din ve kültür de buna uygun olarak şekillenmiştir. O dönemde Muhammed in de ümmetini bu kıyamet tellallıgı ile korkuttugu anlaşılıyor

"Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim." (TAHA SURESİ / 15)
Gerçek şu ki, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir. (HAC SURESİ / 7)

Görüldügü gibi bu ayetleri dinleyen insanlar 1400 sene sonra bile hala kıyametin yaklaşmakta oldugunu bilselerdi her halde o gün için pek de ciddiye almazlardı. Kıyamet uygulaması ve tehdidi o gün için oldugu gibi bugün de en önem verilen demagojik aldatmacalardan biri oldugu anlaşılıyor. Ancak aldatmacaya inanmayanların sorularına da gene uygun cevaplar verilmeye ugraşılıyor.

İnsanlar, sana kıyamet-saatini sorarlar; de ki: "Onun bilgisi yalnızca Allah'ın katındadır." Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakın da olabilir. (AHZAB SURESİ / 63)
Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakındır. (ŞURA SURESİ / 17)

Görüldügü gibi bu gün de aynı soruyu bir inanana sorsak aynı cevabı alacagımızdan hiç kuşkunuz olmasın. İyi de bu yaklaşmanın ölçütü ve zamanı nedir. Şayet hesap sorulacaksa 1400 senedir zalimler rahat rahat hiç bir kötülügün hesabını vermeden dinleniyorlar ve 1400 senedir bir hiç ugruna sömürülen yok edilen mazlumlar yaşayamadıkları insanlıkları ile birlikte toprak altında hala kıyametin gelmesini bekliyorlar.

Sur'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. (YASİN SURESİ / 51)
O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden) çıkış günüdür. (KAF SURESİ / 42)
Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki 'yayılan' çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. (KAMER SURESİ / 7)

Bu ayetler kıyametin sura üflenince ve toplu olarak başlayacagını söylemekte ve dirilme günü o gündür ve toplu olmak zorundadır. Gerçi bazı müslümanlar kabir azabından bahsederler ama Kuranda yeri olmadıgı gibi bir kısım müslümanlar tarafından da hadis kökenli oldugu için ya da Kurandaki bazı anektodlardan çıkarıldıgı için ciddiye alınmaz.

Bu konuyu ben pek ciddiye almıyorum Kuran kaynaklı olmadıgı için.

Evrenin yaşı 13,7 milyar sene olarak hesaplanıyor,dünyanın yaşı da 4,5 milyar sene . Evrenin akibetini net olarak bilemiyoruz, ancak dünyanın ömrünü biliyoruz. 5 milyar sene sonra güneş ömrünü tamamlayacagı için güneş sistemi kesin olarak yok olacak. Dünyadaki yaşamın da devam etme olanagı kalmayacak. Yaşam ancak diger güneş sistemlerinde koloni yoluyla devam ederse sürecek. Demek ki en uzak kıyamet senaryosu için 5 milyar sene var.

Daha da yakın bir senaryo var, o da Andromedea galaksisi ile Samanyolunun 2 milyar sene sonra çarpışacak olması. Ancak burada dünyanın payına pek bir şey düşmüyor, o halde bu da kesin bir senaryo degil.

En azından yeryüzünde meydana gelen degişik felaketlerin şimdiye kadar bilime aykırı bir tarafını ben bilmiyorum. Yani dogaüstü bir güç tarafından yapıldıgı saptanmış bir felaket ben bilmiyorum. Allahın ise olacaklara pek karışmadıgını da biliyoruz, yoksa Hiroşima ile Nagazaki yi engellerdi. Ama Allah ın her şeyi, olacakları bildigi söylenir. O halde bildigi şey güneş sisteminin yok olmasıdır.

Peki 5 milyar sene sonra olabilecek bir kıyamet için bu kadar telaşlanmaya gerek var mıdır. Düşünün ki uygarlıgın tarihi en fazla 6.000 seneliktir ve biz bu kadar hengameyi 5 milyar sene ile kıyaslandıgında bir an sayılabilecek bir zaman dilimine sıgdırdık.

O halde korkmaya gerek de yoktur. Kıyamete daha tahmin bile edilemeyecek kadar uzak bir zaman süresi var. Hem kimbilir belki Allah da o kadar süre yaşamaz ve sorgu da olmaz.

 

Ancak burada göz önüne almamız gereken temel bir sorun vardır. Kıyamet iddialarının sahipleri kıyamet günü kötülerin cezalarının verilecegini iddia etmektedirler. Dünyada haksızlık, sömürü ve kötülük varsa bunların cezası kıyamet günü verilecektir. Mükafatlar da o gün dagıtılacaktır. O halde kıyametin olmayacagı gibi bir seçenegin dogal sonucu da kötülüklerin cezasız kalmasıdır.

 

İşte tam da bu noktada kıyamet ve ahret senaryolarının gerçek amacıyla tanışırız. Sömürüye karşı isyan edilmesinin önüne konan bir süpap. Dinlerin ilk baştaki amacı ne olursa olsun bugün gelinen noktada tek işlevleri vardır o da isyanı engellemek. Bu dünyada itaat eden kullar yetiştirmek ve önlerine ölümden sonra yaşamı koymak. Ölümden sonra yaşam fikri ile insanları sömürmek ve güdülemek.

 

Halbuki gerçek dünyada yaşam dinlerden evvel doguştan kazanılan bir haktı. Dogumla kazanılan yaşam hakkını ölümle kazanılan bir hak olarak insanlara kabul ettirebilmek için ise kıyamet ve ahret senaryoları gerkmekteydi. Şimdi bütün mesele yaşam hakkımızı dogumla mı ölümle mi kazanacagımızdır. Gelecek nesillerimize iyi bir dünya mı bırakacagız yoksa onların kul olarak yaşamlarını sürdürmelerini mi teşvik edecegiz.

 

Gelecek nesillerimize, çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacagız. Kaybedeceklerimizin ve kaybettiklerimizin bilmem farkına varabiliyor musunuz.

25/7/2008

Kalbi Mühürlü Olmak

Dinler ve kutsal metinler tarih içerisinde süreklilik arz ederler. Aslında dinin temelinde toplumların birikim ve deneyimlerini ileriki kuşaklara aktararak bir ideoloji etrafında onları bir arada tutma kaygısı vardır. Bu yüzden de dinsel metinler incelenirken onlarda ilahi bir varlıgın payından ziyade eski toplum ile bagları göz önüne alınarak degerlendirme yapılmalıdır.

Kuranın yazıldıgı cografya iki büyük medeniyetten etkilenmiştir. Öncelikle cografi olarak Sümer medeniyetinin yanıbaşında oldugundan Kuran metinlerinde eski Sümerin tüm izlerini görmek mümkündür. Şimdi kalbi mühürlü olmanın eski izlerine dogru yol alıp Sümer ve Mısır mitolojilerine bir göz atalım. İlk örnek Sümer yaratılış mitosundan :

Nammu, Gökleri ve yeri doguran annedir. İkisinin bir arada temsili kozmik dag biçimindedir, bu dagın tabanı su dolu uçurumların üstünde uçar, dünyanın tabanıdır. Tepesi ise göklerin dorugudur. Alt bölüm toprak Kİ dişidir ve üst bölüm gök AN erkektir. An Toprak ve Gök'ü ayıran hava tanrısı Enlil'in babasıdır. Klasik Hesiodos mitosunda Gaia'nın (toprak) ve Uranos'un (Gök) ogulları ronos tarafından nasıl koparılıp ayrıldıklarını biliyoruz. Panteonun sayısız tanrıları dogmuş ve bu tanrılar göklerdeki kentlerinde insanların yeryüzündeki tarlalarını sürüp gitmeleri gibi yaşamışlardır.
Fakat aslında ihmalden kaynaklanan, ürünün yetmedigi zaman gelmiştir. Ve Nammu, eski su ana soynun acıklı durumunu kavrayarak, hepsinin en akıllısı Enki'yi aramıştır. Enki Nammu'nun kendi uçurumunun efendisidir ve divanda derin uykuya dalmıştır. Nammu onu uyandırı. "Oglum der ve ona tanrıları bekleyen sıkıntıları anlatır. " Divandan kalk ve zekanın eserini ortaya koy. Tanrılara işlerini görecek hizmetçiler yarat" Ve akıllı Enki yerinden dogrulur,"Anne, bu elbette yapılabilir"

Enki "Gidip dünyanın dibinden, su dolu uçurumumuzun hemen yüzeyinden bir avuç çamur al ve ona kalp biçimi ver. İyi ve muhteşem ustalara o çamura dogru yogunlugunu verdirecegim. Ve o zaman gövdenin biçimini siz verirsiniz. Sizin üstünüzde toprak ana, eşim tanrıça doguruyor olacak ve sekiz dogum tanrıçası ona yardım edecek. Yeni doganın kaderini siz çizeceksiniz. Toprak ana onun üstündeki tanrıların imgesini belirleyecek. Ve o insan olacak.

İş yapıldı. Enki'nin eşi toprak ana, su dolu uçurumun tanrıçasının üstünde durdu, sekiz tanrıça dogumda ona yardım etti, çamur alındı, bebek annesinden ayrılır gibi ayrıldı. İyi ve muhteşem ustalar onu dogru yogunluga getirdiler ve Nammu önce kalbi yaptı sonra gövdeye ve koluna bacagına biçim verdi.

Enki bunu kutlamak için eşine ve annesine bir parti verdi, bütün tanrıları da davet etti. Tanrılar onu bir ırk yarattıgı için tüm kalpleriyle kutladılar.

Mitosun yukarıda özetledigim biçiminde kalbin yaratılışta ne derece önemli bir rol oynadıgını hissetmemek mümkün degildir. Sümerler kalbin en temel organ olduguna ve tüm insanfaaliyetlerine hükmettigine inanıyorlardı. Onların hemen yanıbaşında yer alan ve tüm gençligi bu mitoslarla yogrulan Muhammed in de bunları bilmemesi mümkün degildir, kaldı ki o zamanki toplum için bu yeni bir şey degildir. Onlar da kalbin en önemli organ oldugunu düşünmektelerdi. Muhammedin yaptıgı bu çok bilinen olguyu kitabına alıp tanrısı diliyle söyleterek dogru bilineni tekrarlayarak etkisini arrtırmaktan başka bir şey degildi.

Aynı olgu İÖ 2800 den kalma bir Mısır kitabesinde çok net olarak anlatılır.Eski Krallıgın başlangıç zamanlarına ait bir metin Memphis ilahiyatının anıtı olarak nitelendirilir. Mumya tanrı Ptah'ın metninde her şeyi ortaya çıkaranın Tanrının yüregi, yüregin düşündüklerini tekrar edenin Tanrının dili oldugu anlatılıyor :

" Her kutsal söz kalbin düşünmesi ve dilin emretmesiyle var olmuştur."
"Göz gördügünde, kulak duydugunda ve burun nefes aldıgında, bunları kalbe bildirirler. Her şeyi ortaya çıkaran kalp ve kalbin düşündüklerini tekrarlayan dildir. Bütün tanrılar böyle yaratılmıştır, hatta Atum ve Ennead bile.

"Kalp ve dil böylelikle bütün üyeler üstünde egemen oldu; o bütün tanrıların gövdesinde ve agzında, bütün insanlarda, yabanıllarda, sürüngenlerde ve yaşayan her şeyde vardır; her şeyi istedigi gibi düşünür ve yönetir."

Muhammed den en az 3 bin sene evvel insanların inancı böyleydi. Arap yarımadasının kültür tarihi göz önüne alındıgında İslamiyete kadar her hangi ciddi bir kültür hareketleri olmadıgı görülür. Etraflarındaki inanç biçimleri de ona gelene kadar pek de ciddi bir degişiklige ugramamıştır, en azından halk içinde eski söylencelerle birlikte yürüyegelen bir tek tanrı inancı vardır. Aynı bugün müslümanların 4800 sene evvelki Ptah tapımının kalp açıklamasını hala sürdürmeye çalıştıkları gibi.

Bu yüzden kalbi mühürlü olmanın ne anlama geldigi kavranmak isteniyorsa eski Sümer ve Mısır kitabelerini karıştırmak yeterli olacaktır. Kalp en önemli organdır ve herşeyi o yönetir. Azteklerde tanrılarına kurban verirken kalbi çıkarırlar ve ateşe atarlardı. Bunun için de Kur'anın Allah'ının beyinleri degil de kalplere mühür koymamasına şaşmamak gerekir.

6/1/2008

Kırk Gün Hadis'i

 

 

İslamiyette kader ile ilgili temel bir hadis var. Bu hadis 30 hadis kitabından onyedisinde geçiyor ve bu konuda tam kırkiki tane rivayet var. Hadisin başlıca rivayetlerinden bir kısmı şöyle :

 

Bu rivayet: Su' be - el- A'mes - Zeyd b. Vehb (el - Cühenî) – Abdulah b.Mes’ûd isnâdı ile

nakledilmektedir. Buna göre;

Abdulah b. Mes'ud diyor ki; Sadıku'l- Masduk olan Rasûlullah (s.a.v.) söyle buyurmaktadır:

''Sizden birinizin yaratılısı annesinin karnında kırk gecede toplanır. Sonra bir okadar zaman içinde aleka olur. Yine bir okadar zaman içinde mudga olur. Sonra ona bir melek gönderilir ve rızkı, eceli, amel, ve said yada saki oldugu konusunda dört kelime (yi-konuyu) yazmakla emrolunur. Ardından ruhu üflenir. Sizden biriniz veya bir adam cennetle kendi arasında bir (zira’) karıs mesafe kalacak kadar ehl-i cennet isi tutat tutar da; hakkında, geçmis yazgı öne geçer ve bir ehl-i nâr ameli isler ve cehenneme girer. Sizden biriniz veya bir adam da ehl-i nârın isini tutar tutar da kendisiyle cehennem arasında bir karıs kalır; derken önceki yazgısı galip gelir, bir ehl-i cennet ameli isler ve cennete giriverir.'  Ebû Davud et- Tayâlisî, Müsned, I, 38.

 

Bu rivayet; Ebû Abdillah el- Hafızv – Ebû Abdillah Muhammed b. Ya'kub el-Hafız – Muhammed b.İsmail b. Mihran – Ebû Tahir – İbn Vehb – Amr b. el- Hâris –Ebû Zübeyr el- Mekkî – Amir b.Vâsıle – Abdullah b. Mes'ud yoluyla nakledilmistir. Beyhaki, Sünen- i Kübra, VII, 422.

Âmir b. Vâsıle Abdullahb. Mes'ud r.a. 'ten rivayetle anlatıyor: Saki annesi karnında sakidir. Saîd ise baskasından (yaptıgı hatalardan ders çıkararak) ögüt bulmus kimsedir. Rasulûllah s.a.v. 'in ashabından Huzeyfe b. Esîd el- Gıfari denilen birisi geldi ve İbn Mesûd'un sözünden bize bunu anlattı. Ve bir adam amel islemeden nasıl saki olur ? dedi. Ona adam; buna sasırıyor musun? Halbuki ben Rasûlullah’ın söyle söyledigini duydum: Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçince Allah ona bir bir melek gönderir, ona suretini verir, duymasını, görmesini, cildini, etini ve kemigini yaratır. Sonra ya rabbi kadın mı erkek mi?diye sorar. Rabbin diledigini hükmeder ve melek yazar. Ya rabbi eceli nedir? diya sorar ve rabbin diledigini buyurur ve melek yazar. Ya rabbi rızkı nedir? der, Rabbin diledigini hükmeder, melek yazar sonra elindeki sahifelerle çıkar. Onun bu isinden sonra ne bir artma nede bir eksilme olur.

 

Bu rivayet: Hüseym- Ali b. Zeyd- Eb Ubeyd eb. Abdillah- Abdullah b. Mes'ûd tarîki ile rivayet edilmistir. Ahmed Müsned, I, 374

Rasûlullah (s.a.v.) söyle söylemistir: Nutfe rahimde degismeden kendi halinde kırk gün geçirir. Kırk günü geçirdikten sonra aynı sekilde aleka, mudga ve kemikli bir hale dönüsür. Allah c.c. onun yaratılısını tamamlamak istediginde bir melek gönderir. Melek, Ya Rabbi! : Erkek mi, Kadın mı? Saki mi, saîd mi? Kısa mı, Uzun mu? Kuvveti az mı, çok mu? Eceli nedir? Saglıklı mı sakat mı? Diye sorar.Rasûlullah (s.a.v.) dedi ki: İste hepsi böylece yazılır. Oradakilerden biri; bütün bunlardan sonra o vakit amel ne ise yarar diye sordu. Hz. Peygamber; Siz amele devam edin zira herkes ne için yaratılmıssa ona yöneltilecektir dedi.

 

Erken dönem kaynaklarına göre kırk gün hadisi rivayetleri şu temaları ele almaktadır :

 

a- İnsanın yaratılısı anne karnında kırk günlük asamada nutfe, aleka ve mudga olarak seyretmektedir.

b- Anne karnında görevli bir melek vardır ve bu melek kisinin rızık, ecel, amel cinsiyet ve said veya saki olusunu yazar.Ancak melegin rahimde bulunmaya baslaması ve yazdıgı kelimelerin neler oldugu rivayetlerde farklılık arzetmektedir

c- Ruhun üflenmesi yazgının bitmesini takip etmektedir. Bu söz konusu yazgıya insan hayatı içerisinde bir sekilde muvafık davranmakta ve uymaktadır.

 

Bu rivayetler Kur’an da şu ayetlerle desteklenmektedir.

 

Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.   (MÜ'MİNUN SURESİ / 14)

 

De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." (Isra Suresi : 84)

Sana ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (Isra Suresi : 85)

 

A- İlk Kırk gün.

   - Nutfe Dönemi.

   - Aleka Dönemi.

   - Mudga Dönemi.

   - Kemik Dönemi.

B- Melegin Ana Rahmine Gelisi.

   - Melegin Yazmakla Emrolundugu Dört Kelime.

   - Rızık.

   - Ecel.

   - Amel.

   - Cinsiyet.

   - Saki veya Saîd Olus.

C- Ruhun Üflenmesi.

   - Yazgının Öne Geçmesi.

   - Sû-i Hâtime.

   - Hüsn-i Hâtime.

D- Kitabın Kapanıp Degismemesi.

Bu Konuları rivayetlerin anlatma formuna göre dört temel bölüme ayırmak mümkün. Melegin gelisine kadar birinci bölüm, melegin yazdıkları ikinci bölüm, ruhun üflenmesi üçüncü bölüm, yazgının öne geçmesi ve degismeyecek olusu ile bu yazgıya göre hatime dördüncü bölüm.

 

Ana rahmi ile gelişmeleri doktorların tartışmasına bırakmakla beraber gene de bugün cinsiyet konusundaki temel egilimin erkek spermleri tarafından belirlenme oldugunun altını çizmek gerekiyor. Bilimin ulaştıgı boyutlar İslam inanışının ve peygamber sözünün aksine cinsiyet oluşumunu şöyle tanımlıyor :

 

Döllenme anında bebeğin cinsiyeti bellidir. Eğer dölleyen sperm X kromozomu taşıyor ise bebek kız, Y kromozomu taşıyor ise erkek olacaktır. Dolayısı ile bebeğin cinsiyetini belirleyen erkek, yani babasıdır. Kadının bebek cinsiyetinde en ufak bir rolü yoktur. Bu devrede cinsiyeti saptamak ancak genetik inceleme ile mümkündür. Bu aşamada belli olan sadece cinsiyet değildir. 38 hafta sonra dünyaya merhaba diyecek olan bireyin göz renginden kan grubuna kadar bütün genetik yapısı bellidir ve değiştirilemez. http://www.ntv.com.tr/news/205511.asp

 

Kan, kemik oluşumu vs gibi hususlarda ise maalesef ana karnındaki embriyonun Muhammedin sözlerine uymadıgını ve Allah’ın bu tespitinin çocugun gelişimi tarafından reddedildigini ve farklı bir gelişim izledigini belirtmek gerekiyor. Demek ki Allah ya da Muhammed bu oluşumu 40 gün hata ile bildirmekteler.

 

Peki o zaman anne karnına inen melek kime cinsiyet konusunda soru soruyor. Bu hadisi tıp bilimi ve çocuk embriyosunun gelişimi açısından ele aldıgımızda elle tutulacak hiçbir yönü olmadıgı aşikardır. Bu yüzden de yukarıdaki hadislerde parantez içerisinde yer alan ibarelerden hadis yorumcuları tarafından kan , pıhtılaşmış kan demek olan alak kelimesinin hücre toplulugu olarak verildigini görmek mümkündür. Çünkü kan damarları döllenmeden bir hafta sonra meydana gelmektedir ve ikinci haftanın sonuna dogru belirginleşmeye başlamaktadırlar. Bu hadisteki bilimdışılıkları yukarıda verdigimiz gebeligin safhalarını anlatan yazıyı okuyan herkesin görebilmesi mümkündür peki Allah’ın elçisi olan Muhammed’in bu tarz şeyleri nasıl ümmetine dogru diye anlattıgını sorgulamak gerekmektedir.

 

Muhammed ve o devirde yaşayanların modern tıptaki bu bulgulara ulaşmasını beklemek elbette mümkün degildir, ancak yaratıcının bunları bilememesi kesinlikle düşünülemez. O halde Muhammed şayet var ise bir yaratıcının agzından degil, o zamanki kendi kültürünün ulaştıgı boyutlara göre dogum olayını yorumlayabilmektedir. Hadis ile bilimsel verileri karşılaştırdıgımızda ise kaçınılmaz olarak varılması gereken sonucun da bu olması gerekir.

 

İkinci aşama ise anne karnına melegin indigi andır ve bu aşamada Melek Allah’a bebegin cinsiyetini sormaktadır ki yukarıda bunu gördük; bir diger husus ise bebegin saglıklı olup olmayacagını sormaktadır. Ve Allah’ın takdirine göre bebek sakat olabilmektedir. Burada sorulması gereken soru ise Allah’ın bu bebekten ne istedigi ve onu neden sakat yaşama getirdigidir.

 

Her aşamadaki soruları akıllı bir beynin kabul edebilmesi mümkün degildir, dolayısıyla bunların üzerinde durmayacagım. Ancak bir Müslümanın bu yaratılış safsatasına inanmasının zorunlu oldugunu işlemeye çalışacagım. Onu da İslami kaynakları ele alarak yapmaya çalışacagım.

 

Hadisin sıhhati ve kabulü konusunda kaynaklarda olumlu degerlendirmelere rastlamaktayız. Ebû’l-Ferec Abdurrahman b. Ahmed, farklı hadislerden derledigi kırk hadisten olusan eserinde kırk gün hadisini dördüncü hadis olarak almıs ve sıhhati konusunda ittifak bulundugunu ve ümmet arasında genel kabul gördügünü zikretmistir. Yine Ebû’l-Ferec aynı eserinde hadis hakkında genis degerlendirmelerde bulunarak hadisin ele aldıgı muhteviyata dair akla gelebilecek ve diger eserlerde de benzer eslestirmelerine rastladıgımız Kur’an ayetlerine yer vermistir. Ebû’l-Kâsım el-Lâlekâî(v.418), ehl-i sünnet akâidine dâir yazdıgı eserinde, “Göklerin ve yerin hükümranlıgı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortagı bulunmayan, her seyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderâtını tayin eden Allah, yüceler yücesidir.” Ayeti üzerine açtıgı bahiste kader dâir pek çok rivâyet nakletmis ve kırk gün hadisini de bunlar arasında zikrederek, Kader hadisi olarak baska vecihlerine yer vermistir. Yine hadisin Buharî, Müslim, Ebu Dâvud ve ulemaca nakledildigini ve sıhhati konusunda icmâ ettiklerini belirtmistir

 

Yine kader konusunda yazılan pek çok İslami eserde hadise yer verilmiş ve hadisin sahih oldugu konusunda İslami çevrelerde ittifak oldugu görülmüştür. Ancak Mutezile nin hadisi kabul etmedigini not etmekte fayda vardır.

 

O halde bir İslami inanış, gelenek ve yorumdan bahsedeceksek, şimdiye kadar tüm İslam alemince bu hadiste anlatılan yaratılış konusunun gerçek oldugunu ve üzerinde ittifakla kabul olundugunu göz önüne almamız gerekecektir. Muhammed bu hadisle İslamiyete göre Allah’ın bilgisini insanlara aktarmaktadır.

 

Son olarak bu Hadisin ele alındıgı ve geçerli ve sahih bulundugu ilk dönem İslami kaynaklara bir göz atalım :

 

Kırk Gün Hadisi'nin Yer Aldıgı Eserler. (Kronolojik)

Sıra       Müellif Adı                      Eser                          Müellif Vefât Tarihi Hicri

1           Râsid el- Ezdî .              Ma'mer b Cami'                  151

2           Rebi' b.                          Habîb Müsned                   170

3           Mâlik                             Muvatta                             179

4           et- Tayâlisî                     Müsned                             204

5            Abdürrezzak                  Musannef                          211

6            Humeydî                        Müsned                            219

7             Saîd b. Mansûr               Sünen                              227

8              el-Ca'd .Ali                   Müsned                            230

9               İbn Ebî Seybe               Musannef                        235

10            Ahmed                           Müsned                          241

11            Darimî                            Sünen                            255

12            Buharî                            Sahîh                             256

13            Müslim                          Sahîh                              261

14           İbn Mâce                         Sünen                            275

15            Ebû Davud                      Sünen                            275

16            Tirmizî                            Sahîh                             279

17             Bezzâr                            Bahru'z-Zehâr                292

18            Ebû Ya'lâ                        Müsned                          302

19             Nesâî                              Sünen                            303

20             İbnu'l-Cârûd                   el-Müntekâ                      307

21             İbn Huzeyme                  Sahîh                              311

22             Ebû Avâne                      Müsned                          335

23             İbn Hibbân                      Sahîh                             354

24              Taberânî                         Mu'cemu's-Sagîr            360

25             Taberânî                          Mu'cemu'l-Kebîr            360

26              İsmâilî                            Mu'cem                         370

27              Dârekutnî                        Sünen                           385

28             Ahmed es- Saydâvî .       Muhammed b Mu'cem     402

29              en-Neysâbûrî Hâkim      Müstedrek                       405

30               Beyhakî                          Sünen                           458

 

 

Yukarıdaki tablodan görülecegi üzere neredeyse beş yüz yıl boyunca tüm belli başlı İslam alimleri tarafından Hadisin geçerliligi zikredilmiş ve İslami anlayış bunun üzerine şekillenmiştir. Kendine Müslüman diyen bir kişinin bu gelenegi yok sayması ve bu hadisin geçerliliginin olmadıgını söylemesi mümkün müdür.

 

24/11/2007

İslam Devlet'inin Kuruluşu

 

 

            Miladi 610 yılında kendisine peygamberlik ihdas edildigini iddia eden Muhammed ilk önce iddialarını gizli olarak sürdürüyordu. 4 sene sonra açıktan propogandaya başladı. Ömer ile Hamza’nın da saflarına katılması onu moralman güçlendirmişti, ikisi de tanınmış kişilerdi ve Ömer’in Mekke’deki konumu oldukça önemliydi. Ancak gene de Müslümanlar Mekke’deki varlıklarını ancak aşiret ilişkilerine göre sürdürebiliyorlardı. Ebu Talib olmasa Mekke’liler onları barındırmayacaklardı. 617 yılından itibaren Mekke’liler Muhammed’e boykot uygulamaya başladılar. Bu boykot üç sene sürdü ve Muhammed’i koruyan tüm Haşimogulları kabilesini de kapsıyordu. Görüldügü gibi bu ilişkiler din, iman, inanç temeli üzerinde degil, kan bagı temelinde şekilleniyordu. Eski kabile soy yasasına göre kendi üyeleri olan birini korumak en temel hakları ve aşiret yasası idi. 620 senesinde bu boykot kaldırıldı ancak gene de Müslümanların sayısında kayda deger bir artış olmadıgı gibi Muhammed’i de ciddiye alan yoktu.

 

            Boykotun kalkması bir şeyi degiştirmedi, aksine Muhammed için hayatı daha çekilmez kıldı. Üçer gün arayla koruyucusu Ebu Talip ve karısı Hatice öldü. Böylece Ebu Talib’in otoritesinin ve Hatice’nin servetinin verdigi prestijden yoksun kalan Muhammed için Mekke’yi terk etmekten başka çare kalmadı. Bir gece gizlice Taif’e gitti. Ve Taif’te de tebligatını sürdürmeye çalıştı. Ancak ummadıgı bir tepkiyle karşılaştı. Taif’liler onu ciddiye almadıkları gibi alay da etmişlerdi. Taif’in önde gelen reislerinden biri Muhammed’e şöyle demişti : "Allah, peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?"  Bir başkası, "Vallahi," dedi, "ben hiçbir zaman seninle konuşmayacağım! Çünkü, sen, şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem! Eğer, sen 'Allah'ın Peygamberiyim'diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem!" (İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61)

 

            Bu sözlere karşı Muhammed  "Bari, konuştuklarımız aramızda kalsın; başka kimse duymasın." dedi. "Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz!" dediler. ( İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61)

 

            Ancak Muhammed’in bu istegi uygun görülmedi ve Taif’liler Muhammed’i kovdukları yetmiyormuş gibi bir de yolun iki tarafına dizilerek onu taşa tutarak kovaladılar. O derece de kovaladılar ki yere düştügü halde onu tekrar kaldırıp taşa tutarak kaçmak zorunda bıraktılar. Yaralandı ve ayakları kanadı. ( Aslında bu sahneler İsa’nın çarmıhını taşıma sahnesinden bize yabancı degil ) . Sonunda rivayete göre Muhammed kendisini uzaktan akrabası olan bir Taif’linin bagına atarak kurtardı. Utbe ve Şeybe b. Rabia adında iki kardeşti.

Bir süre burada dinlenen Muhammed Mekke’ye dogru yola çıktı. Ancak Mekke’ye emansız girmesi mümkün degildi. Eman Arap kabile geleneginde (ve tüm eski soy örgütlenmelerinde ) en önemli kardeşlik yasasıydı. Muhammed de Hira’ya vardıgında,Mekke’nin ileri gelenlerinden Mut'im b. Adiyy'in himayesini istedi. Mut'im, isteğini kabul etti ve oğullarını silâhlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu hâlde, kendisini Hira'dan alarak Mekke'ye getirdiler. Mut’im ile ne pazarlık yaptılar, ne gibi tavizler verdi, ne vaat etti, bu konuda ciddi bir rivayet yok. Ancak kovulan ve iyi bir gözle bakılmayan birini korumak için silahlanan bir liderin oldukça geçerli sebepleri olması gerekmektedir.

 

            Demek ki o sıralarda Mekke içerisinde Muhammed asla ciddiye alınmayan sıradan bir peygamberdir. Kendisi ile alay edilmektedir, meczup gözü ile görülmektedir. Kendi taraftarları haricinde hiçbir prestiji kalmamıştır. O sırada Habeşistan’a hicret edenlerin toplam sayısı 130 kişi civarındadır. Mekke de kalanların sayısının ise bundan daha az olabilecegini söylemek yanlış olmayacaktır. O sırada Mekke’nin nüfusu ise 25.000 kişidir. O halde yarısından çogu memleket dışında olan ve perişan bir durumda olan inanırları ile beraber Muhammed’in taraftar toplaması ve yeni dinin yaşaması bir mucizeye baglıydı.

 

            Tarihte ve dogada mucizelere yer yoktur ama bazen tesadüfler tüm tarihin akışını degiştirebilirler. Dogru zamanda dogru yerde yer alabilen kişiler umulmadık fırsatlardan yararlanabilirler. Ve hiç umulmadık çelişkiler çok farklı mekanlarda başka olayların tetikçisi olabilirler. İşte Muhammed’in yaşamını unutulmaktan ve sıradan bir insan olmaktan alıkoyan  ve bu yüzden dünya tarihinin akışını degiştiren olaylar, Muhammed ile hiç alakalı olmayan bir yerde ve onunla hiçbir ilgisi olmayan bir biçimde vukuu bulmuş , onun ve İslamiyet’in kaderinin akışını degiştirmişti. Bu mekan Medine idi ve Muhammed’in Medine ile tek baglantısı annesinin Medine’ye mensup bir kabileden olmasıydı.

 

            Medineye, Muhammed’in Hicretine ve ona yol açan şartlara deginmeden evvel Medine tarihine kısaca bir göz atmakta fayda vardır. Çünkü Medine tarihi ve Medine de gelişen çıkar çatışmaları İslamiyet tarihinin yazılmasında baş etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Medine nin o zamanki ismi Yesrib tir.

 

            Bâbil kralı II. Buhtunnasr, M.Ö. VI. yüzyılın baslarında Kudüs’ü isgal edince oradan kaçan bazı Yahudiler Hicaz’a, oradan da Yesrib’e yerlestiler. Zamanla Yahudiler çogalarak sehirde hâkimiyeti ele geçirdiler. Yesrib’e üç Yahudi kabilesi yerlesti. Bunlar, Kureyzâ, Nadîr ve Kaynukâogulları’dır. Yahudiler sehre kaleye benzer büyük konaklar insa ettiler. Burada hurmalıklar yetistirip tarlalar olusturdular. Bunun yanında kuyumculukla, demircilikle ve silah yapımcılıgıyla da ugrastılar. Kuzey Arabistan ticaretini ele geçirerek çok zengin oldular.

 

            Sebe diyarının hükümdarı Amr’ın oglu Sâ’lebe baskanlıgındaki Ezd kabilesi, Yemen’den çıkıp Suriye’ye gelerek Gassân bölgesine yerlesti. Sâ’lebe ölünce baskanlık konusunda sorun çıktı. Sâ’lebe’nin oglu Hârise, digerlerinden ayrılarak Hayber bölgesine yerlesti. Hârise’den sonra Evs ve Hazrec diye ikiye ayrılan bu kabile daha sonra Yesrib’e yerlesti. Evs ve Hazrec kabileleri Yesrib’e yerlestikten sonra burada Yahudiler’e tabi olarak yasadılar. Zamanla Yahudiler’in baskısına maruz kaldılar. Yahudiler’in basına Fidyevn adlı bir hükümdar geçti. Bu kisi Yahudiler arasında evlenen genç kızların ilk gecesini kendi yanında geçirmesini sart kostu. ( aslında ilk gece hakkı eski Panaluan tipi aile örgütlenmesinin daha sonradan sürdürülen kalıntılarından başka bir şey degildir ) Fidyevn, Hazrec lideri Mâlik b Aclân’ın kız kardesinin dügününde de bu adetini uygulamaya kalkınca Mâlik b Aclân onun konagına gizlice girerek onu öldürdü. Kaynaklarımızda bu olayın tarihi M.S. 492 olarak geçer. Mâlik b Aclân Gassânîler’e giderek yardım istedi. Kendilerinin akrabaları olan Gassânî hükümdarı Ebû Cübey’in yardımını alarak Yesrib’e gelip Yahudiler’in önde gelenlerini öldürdü. Yahudiler’i Yesrib’den çıkararak Evs ve Hazrec’i sehre yerlestirdi. Bundan sonra Yesrib’de hâkimiyet Araplar’ın eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bagımsızlıgına kavustu. Her seyleri elinden alınan Yahudiler, Yesrib’in dısında uzun yıllar kaldı.Kendilerine kaleler ve barınaklar insa ettiler. Bu arada Yahudiler iki kardes kabile arasındaki rekabeti körükleyerek onları yüz yirmi yıl sürecek kardes kavgasına ittiler. Arap tarihinde iki kardes kabile arasında bu kadar uzun süren ve birçok savasa yol açan baska bir çarpısma örnegine rastlanmamıstır.

 

            Az sayıda bir Arap kabilesi Yahudiligi kabul etmistir. Bunlar Hımyer, Kinâne, Benû Hâris b. Kâ’b ve Kinde kabileleridir. Yesrib’de bulunan Arap kabileleri arasında genelde putperestlik göze çarpmaktadır. Evs ve Hazrec kabilelerinin Menât, Abduleshelogulları’nın Eshel, Kelbogulları’nın Vedd adlı putları vardı. Onlara kurbanlar keserek hediyeler sunarlardı. Putların isimlerini, çocuklarına “Abdulmenât” seklinde veriyorlardı.Yesrib’de Araplar’ın çogu Menât’a tapıyordu. Menât’ın siyah tastan yapılmıs özel bir yeri vardı. Bu puta tapmanın yanında ona hac ibadetinde de bulunuyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki Say görevini yapmıyorlardı. Merve’nin bulundugu yerde ihrama giriyorlardı. Haclarını bitirdikten sonra Menât’ın önünde saçlarını tıras ederek hac ibadetlerini tamamlamıs oluyorlardı. Bunlardan baska, aile putları da bulunmaktaydı. Araplar da Yahudiler de kendi içlerinde müstakil bir hukukî birlik teskil ediyorlardı. Kendi reislerinin dısında hiçbir siyasî otorite tanımıyorlardı.

 

            Savaşlar sırasında Köseye sıkısan Evsliler Mekke’den yardım istemek zorunda kaldı. Mekke’den Ebû Cehil yardımı kabul etti fakat agır sartlar ileri sürdü. Sartları agır bulan Evsliler geri dönüp Yesrib’deki Benû Kureyzâ ve Benû Nadîr Yahudileri’yle ittifak kurdu. Buâs savası 617 yılında meydana geldi. Buâs savası, Yesrib’den iki fersah uzaklıkta Kureyzâogulları topraklarının sınırları içinde, Buâs denilen yerde yapıldı. Savasın sebebi ise, Evs kabilesine mensup birinin, Hazrec’e sıgınan bir yabancıyı öldürmesidir. Hazrecliler töre ve geleneklerden dolayı yabancıyı öldüreni idam ettiler. Bu idama Evsliler karsı çıkarak Hazrecliler’e savas açtı. Evs kabilesinin komutanı Hudayr el-Ketâib,Hazrecliler’in ise Amr b. Numan el-Beyâzî idi. Evs kabilesi, müttefiki olan Benû Nadîr ve Benû Kureyzâ Yahudileri’nin destegini aldı. Bunun üzerine Hazrecliler de Benû Kaynukâ ile anlastı. Buâs savası bes yıl sürdü. Yapılan savasta çok insan öldürüldü. Her iki kabilenin birçok önde geleni öldü. Hazrec’in komutanı, Amr b.Numan el-Beyâzî aldıgı bir ok yarasıyla öldü. Evs kabilesi bu savasta galip geldi.Evsliler, İkinci Ficar savası olan Yevm’ü Hadâık savasında kendi adamlarının ölümüne sebep olan Amr b. Numan el-Beyâzî’yı öldürerek intikamlarını aldılar. Evs kabilesinin Hârise kolu bu savasta tarafsız kalmıstır. Buâs’tan sonra Evs ve Hazrec kabileleri dagılmıs, kabilenin önde gelenleri öldürülmüs veya yaralanmıstı. Adeta Medine’nin bir reise ihtiyacı vardı.

 

            Medine de bunlar olurken Mekke’de de Muhammed son derece zor durumdaydı. Mekke’lilerin kendisine karşı boykotu sürüyordu. Hamidullah bu zamanı şöyle anlatır : “Yesrib’de iki Arap kabile arasında çıkan amansız kavgada Evs kabilesinden birkaç kisi Hazrec kabilesine karsı kendileriyle ittifak kurması için Mekke’ye geldiler. Bu olay Mekke müsriklerinin Hz. Peygamber’e uyguladıgı boykot dönemine rastlamaktadır. Mekke esrafı Evsliler ile askerî bir anlasma yapmaya yanasmadı. Hz. Peygamber, bu heyetle görüserek İslâm’ı kabul edip kendisini himaye etmesini istediyse de onlar buna yanasmadılar."   (Hamidullah,İslâm Peygamberi, I, 163)

 

            Hamidullah’ın anlattıgına göre Muhammed himaye istiyor ve kabul görmüyor.Evs ‘liler de İslamiyeti ciddiye almıyorlar, çünkü o sırada can derdindedirler ve hayal peşinde koşacak halleri yoktur. İşin ilginç tarafı Muhammed’in akrabaları Evs degil Hazreç kabilesindendirler, Muhammed’in anne tarafı Hazreç kabilesindendir. Bunu bilmesine ragmen Muhammed akrabası oldugu kabileye düşman olan kabileden yardım istemektedir. Bu onun ne kadar zor durumda oldugunu gösterir. Gene Hamidullah’tan devam edelim :

 

            “Bu arada Buâs savası çıktı. Bu savasta Evsliler Hazrecliler’i yendi. Hz. Peygamber hac mevsiminde Yesrib’den Mekke’ye gelen farklı farklı gruplarla görüstü. On altıncı görüsmesinde nihayet altı kisilik bir heyet Müslüman oldu. Bu grup Hazrec kabilesine mensuptu .”  ( age sf 165 )

 

            Dikkat edilirse Muhammed tek çareyi kendi akrabalarında buluyor ve tam 16 kez görüşme yapıyor. Sonunda onları ikna etmeyi başarıyor. Bu  kişiler şunlardır. Es'ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi' b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmiriab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi. Bu kişiler Muhammed ile yaptıkları 16 pazarlık sonucunda İslamiyeti kabul etmişlerdi. Ancak neler konuşuldugu ne gibi anlaşmalar yapıldıgı konusunda elimizde bilgi mevcut degil.

 

            Burada sorulması gereken soru bu altı kişinin Muhammed ile anlaşma yapmak ne fayda ummakta olduklarıdır. Öncelikle 16 kez de olsa akraba ve soy baglarının rol oynadıgını söylemek yanlış olmayacaktır. İkinci olarak Arap aşiretlerinin Medine’de Yahudi aşiretleri karşısında güçsüz kalmaları oldugu söylenebilir. Yıllarca süren kabile savaşları Arap aşiretlerini bölerek güçsüz bırakmış ve bu da Yahudilere yaramıştı. Yahudi olabilmek de onlar açısından mümkün degildi, çünkü Yahudi olunmaz, Yahudi dogulurdu. O zamanki birlik anlayışı, ya da birleştirici etken ise yalnızca din ile saglanmaktaydı. İdeolojik birligi din saglayabiliyordu. Hazreçliler gerek tüm Arap yarımadasındaki peygamber beklentisinden gerekse de Yahudilerin peygamberlik telkinlerinden buna zaten hazırlıklıydılar.

 

            İlk islamı kabul edenlerden Es'ad b. Zürâre nin de etkisi oldugunu söyleyebiliriz.Bu konuda İslam kaynaklarında şu bilgiler verilir :”Medineli Araplar iç-içe yaşadıkları yahudilerden dolayı vahiy peygamberlik gibi konular hakkında az çok bilgi sahibiydiler. Yahudilerin yakın bir zamanda bir peygamber geleceği konusundaki beklentilerini de biliyorlardı. Çünkü yahudiler sık sık, "Bir peygamber gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düştü. O peygamber gelince biz ona tâbi olacağız. Onunla birlik olup Âd ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi biz de sizi öldüreceğiz" diyerek Arapları tehdit ediyorlardı. Bu nedenle Es'ad b. Zürâre müslüman olmadan önce yeni bir peygamber için hazırlıklıydı. Ayrıca Es'ad az sayıda da olsa varlığını sürdüren Haniflerdendi. İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Allah'ın bir olduğunu söyler, dostlarından Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyehân ile tevhid inancı hakkında konuşur, tartışırlardı (İbn Sa'd, Tabakât, l, 218; lll, 448).

 

Medine’ye İslamı kabul etmiş olarak dönen bu kişiler burada İslamiyet propogandası yapmaya başladılar ve ertesi sene hac mevsiminde 12 kişi olarak Muhammed ile buluştular. Buluşma Akabe denilen yerde oldugu için buna Birinci Akabe Beyatı denir. Bu birinci Akabe Bey'atına katılan oniki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler.

 

Birinci Akabe Beyatına kaynaklar şu şekilde yer verir : “ Biz kavmimizi hem birbirlerine karşı hem de kavmimizden olmayan bir kavme (yahudilere) karşı aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde geride bırakmış bulunuyoruz. Umulur ki Allah onları da senin sayende bir araya toplar" diyerek belirttiler.  Peygamber ile bir yıl sonra yeniden buluşmak ve bu süre içinde İslâm'ı Medine'de yaymaya çalışma sözü vererek ayrıldılar. Ayrılırken Muhammed yanlarına Mus'ab b. Umeyr'i de kattı. Böylece Mu’sab Medine’lilere Kuranı ögretecekti. Mus'ab b. Umeyr'in gayret ve etkisiyle Medine‘nin ileri gelenlerinden Sa'd b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm, Medine'de bir hayli kabul gördü.

 

Demek ki birinci beyatın temeli bir devlet kurmak idi. Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş müslüman vardı. Muhammed’in bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar. Muhammed de amcası Abbas ile birlikte toplantıya geldi. Abbas bu sırada hala daha Müslüman olmamıştır. Toplantıda ilk sözü Abbas alır ve İslami kaynaklara göre şöyle der :

 

 “Ey Hazrecliler, Muhammed'in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.”

 

Abbas’ın bu sözleri Muhammed’in daha sonra Hz. Sıfatı ile anılacak ve sahabelerden sayılacak amcasını bile ikna edemedigini ve yaşamını kabilesinin soy yasasına uygun olarak sürdürebildigini bize çok net olarak göstermektedir. Medineliler Abbas’a Muhammed’i koruyacaklarına dir söz verirler. Gene İslami kaynaklara göre Medineliler de bu koruma karşılıgında Muhammed’e ne verecegini sorarlar. O da cenneti vaat ettigini söyler. Burada cennet iki anlamı ile ele alınmalıdır. Bu dünyada ganimet ve para, öbür dünyada da mutluluk. İkinci Akabe Beyatı ile tarihteki ilk İslam Devleti’nin temelleri atılmış olur.

 

Bu beyatı takiben Hicret kararı alınır. İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler, bunları takiben Ömer bir grup sahabe ile birlikte hicret eder. Son olarak da Hamza diger Müslümanlarla birlikte hicrete katılır. En son ayrılanlar Muhammed ve Ebubekir birlikte Medine’ye giderler.

 

Ancak Medine’lilerin tamamının Muhammed’i sıcak karşıladıgı söylenemez. Bunlardan Medine’de Hazreç kabilesinin en etkin reislerinden ve Medine’deki Araplar’ın lideri konumunda görülen Abdullah b. Übey b. Selûl ‘un Muhammed’e davranışını Hamidullah şöyle anlatır : “Hz. Peygamber, Yesrib’e ilk geldiginde Abdullah b. Übey b. Selûl’ün evinin önünden geçiyordu. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün evi, Benû Neccâr ile Benû Sâide kabilelerinin evlerinin arasındaydı. Hz. Peygamber, Abdullah b. Übey b. Selûl’ün kapısının önüne geldiginde onun evine girip oturmak istedi. Abdullah b. Übey b. Selûl’den davet edilmeyi bekledi. Abdullah b. Übey b. Selûl evinin önüne kurulmus, bacagını bacagının üzerine atmıs ve omuzuna sal giymis vaziyette oturuyordu. Hz. peygamber’in oturma istegini reddederek ona: “Git o seni davet edenlerin evinde kal.” dedi. (Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 192;)

 

Siyasi bir kişilik olarak Muhammed devletini kurabilmek için ona inansın ya da inanmasın kabile liderlerine her türlü tavizi vermiş ve genellikle de ganimet silahını iyi kullanmıştır. Bu açıdan Abdullah b. Übey b. Selûl’e davranışları çok önemlidir. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün liderlik durumuna su hadise de ısık tutmaktadır. “Hz. Peygamber, hicretin ilk günlerinde evinde hasta yatan Sa'd b. Ubâde’nin ziyaretine gitti. Yolda Abdullah b. Übey b. Selûl’le karsılastı. Onu ve beraberindekileri İslâm’a davet etti. Abdullah b. Übey b. Selûl, Hz. Peygamber’e tebligini kendini Medine’ye davet edenlere yapmasını istedi. Hz. Peygamber de kendine söylenenleri Sa'd b. Ubâde’ye anlattı. O da: “Ya Resulullah, onun kusuruna bakma, sen bize gelmeden önce biz onu krallıga hazırlıyorduk. Onun için Yahudi sanatkârlara islemeli tacının ve giysisinin boncuklarını dizdiriyorduk. Bundan dolayı senin, onun krallıgına gölge düsürdügüne inanıyor. Tepkisi de bu yüzdendir. Lütfen onun kusurunu mazur gör.” dedi (İbn Hisam, Sîret, II, 304)

 

Nitekim Selül bu tavrına ragmen Bedir savaşından sonra Müslümanların gücünü görür ve Müslüman olur. Ancak hiçbir zaman kalben Müslüman olmaz ve aslında müşrik olarak nitelendirilenlerin başında yer alır. Buna ragmen Muhammed ona saygıda kusur etmez. Müslüman olduktan sonra Mescit’te onun makamına hürmeten ona özel bir yer ayrıldı. Her cuma günü gelir o makamda otururdu. Buna kimse itiraz etmezdi.  Peygamber’in cuma günü hutbesinden sonra Abdullah b. Übey b. Selûl ayaga kalkar: “Ey insanlar, Allah’ın aranızda bulundurdugu, sizi onunla sereflendirdigi Resulünü dinleyiniz. Ona itaat ediniz.” der otururdu.

 

Uhud savaşına katılan İslam ordusu 1000 kişidir. Abdullah b. Übey b. Selûl bu savaşta 300 kişilik kuvveti ile yarı yolda orduyu terk eder. Ebû Âmir, yüz eli kisilik grubuyla Ebû Süfyân’ın ordusuna katılır. Muhammed’e kalan gerideki 550 kişidir. İşte bunca zamandır toplanan İslam ordusu bu kadardır ve bu savaşta yenilirler. Elbetteki 550 kişilik bir güç ile Selul ün 300 kişilik gücüne hürmet duymak zaruridir ve çıkar birligi ve ittifaklar siyaseti açısından gereklidir. Gene de bu savaş sonucunda Selül’ün mescitteki koltugunu Müslümanlar dışarı atarlar. İslamietin ilk döneminde bir egemene herkesten farklı olarak sırf gücünden dolayı bir koltuk tahsis edilmesi ise İslamiyetin esas çizgisi ve sınıfsal temelinin en büyük göstergesidir aslında.

 

Gene İslam birligi ve İslam inancını sorgulamak için önümüze çıkan başka bir örnek Benû Mustalık gazvesinde görülür. Benû Mustalık gazvesi için hicretin altıncı yılının saban ayında,  Peygamber, yerine Zeyd  b. Hârise'yi vekil bırakarak yedi yüz kisilik bir orduyla Medine’den yola çıktı. Benû Mustalık gazvesi dönüsünde Müreysî suyunun basında ordu konaklarken Muhacirler ile Ensar arasında münakasa oldu. Cahcah ile Sinan b. Veber el-Cühenî kuyudan su çekerken kovaları karıstı ve anlasmazlık çıktı. Sinan, Abdullah b. Übey b. Selûl’ün müttefiki idi. Cahcah, Sinan’a vurunca Sinan'ın yüzünden kan akmaya basladı. Bu sırada Sinan: “Yetis ey Ensar toplulugu!” diye bagırdı. Cahcah da: “Yetisin ey Muhacir toplulugu!” diye bagırdı.

 

Bu kadar basit bir mesele için birbirleri ile kavga eden bir topluluk için çıkar ilişkilerinden başka birleştirici bir güç söz konusu olabilir mi. Nitekim bu çatışma daha peygamber ölür ölmez tekrar su yüzüne çıkmış ve hilafet için Muhacir ile Ensar birbirine girmiştir.

 

Bu arada Âise’nin rivayet ettigi bir hadise yer vermek uygun olacaktır.”Allah, Buâs savasıyla peygamberine ortam hazırlamıstır. Söyle ki, Buâs’tan sonra Evs ve Hazrec kabileleri dagılmıs, kabilenin önde gelenleri öldürülmüs veya yaralanmıstı. Adeta Medine’nin bir reise ihtiyacı vardı o da Hz. Peygamber idi.” Zebidî, Tecrîd-i Sahîh, X, 6–7.

 

İşte sınıflar mücadelesi esnasında hiç alakası olmayan olgu ve çelişkiler umulmadık sonuçlara yol açabiliyor. İslam Devleti esas olarak Medine’deki kabileler arası çelişkilerin yol açtıgı ortamda kurulma şansını yakalayabiliyor. Her ne kadar yaradılışçılar tesadüf kelimesine son derece karşı iseler de yukarıda izah etmeye çalıştıgım sebeplerden dolayı İslamiyet’in bir rastlantı sonucu bugünkü durumuna geldigi görülüyor. Ama artık bu rastlantıyı Allah’a mı havale edersiniz yoksa sınıflar mücadelesinde mi ararsınız ona siz karar vereceksiniz.

 

21/11/2007

Yedi Harf

     

 

      Yedi  Harf  (el-Ahrufu’s-Seb’a) İslamcıların yıllardır tartıştıkları fakat bir türlü içinden çıkamadıkları bir meseledir. Bu konuda 35 tane görüş ileri sürülmüş fakat hiçbir zaman fikir birligine varılamamış. Hatta yedi harfin ne anlama geldigi konusunu dogru dürüst bilip de açıklayan da yok. Yedi Harf meselesi Kur’an kaynaklı degil hadis kaynaklıdır ve bu konuda Kur’anda söylenmiş herhangi bir söz yoktur. Ancak tefsirciler bu Hadis’in Kur’an’dan “kolayınıza geleni istediginiz gibi okuyun” ayetine dayandırmaya çalışırlar. Yedi harfin temeli 40 hadise dayanır ancak bu hadislerin hepsi sahih olarak kabul edilmez. Bu konuda belli başlı hadisler şu şekildedir.

 

       Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v) hayatta iken  Hişam b. Hakim’in (namazda)Furkan Suresini okuduğunu işittim. Hişam bu sureyi , Hz. Peygamber’in bana okutmadığı bir şekilde okuyordu. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup bu sureyi sana bu şekilde kim okuttu dedim. Hişam: Rasulullah sa.v) okuttu dedi. Yalan söylüyorsun, çünkü Peygamber bana bu sureyi  senin okuduğundan başka bir şekilde okuttu, dedim. Ve yakasından tutarak Peygamberin huzuruna götürdüm. Şunun Furkan  Suresini bana okuttuğunuzdan başka bir şekilde okuduğunu işittim, dedim. Peygamber bana Hişam’ın yakasını bırak buyurdu. Ona da ey Hişam oku diye emretti. O da kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamber, bu sure böyle indirildi dedi. Bundan sonra da bana ey Ömer oku diye emretti. Ben de onun vaktiyle bana okuttuğu gibi okudum. Bana da bu sure böyle indirildi. Bu Kur’an yedi harf üzerine nazil olmuştur. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun, buyurdu”   Buhari, Fedailu’l Kur’an, 5, 27; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitir, 22, Tirmizi, Kıraat, 11; Malik b. Enes, Kur’an, 5.

 

     Ebu Talha’nın rivayetine göre yine bir şahısla Hz. Ömer arasında benzer bir ihtilaf olmuş, Hz. Peygamber ikisinin de okuyuşunu beğenmiş ve “Ey Ömer ! Rahmet ayetini azap, azap ayetini rahmet kılmadıkça Kur’an’ın bu (okuyuşlarının) hepsi doğrudur” demiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 30)

 

     Burada bizim açımızdan dikkat edilmesi nokta İslam alimlerinin Kur’anın tek harfinin bile degişmedigi söylemlerinin baştan itibaren geçersiz oldugudur. Kur’anın bırakın tek harfinin degişmedigini 6 harfinin birden degiştigini görmek için yedi harfin kökeni ile ilgili şu hadisler bakmak yeterli olacaktır.

 

    Ubey b. Ka’b anlatıyor: “Mescitte idim, birisi içeri girip namaza durdu ve tanımadığım bir kıraat okudu. Sonra başka biri girdi, o da arkadaşının okuduğundan başka bir kıraat okudu. Namazı bitince, hep birlikte Rasululluh’ın yanına geldik. Ben: bu şahıs benim bilmediğim bir kıraat okudu, dedim. Bunun üzerine Rasulullah onlara okumalarını emretti. Onlar da okudular. Peygamber ikisinin okuyuşunu da beğendi. Bunun üzerine içime Peygamberi öyle yalanlamak geldi ki, böylesi cahiliyyet devrinde bile aklıma esmemişti. Rasulullah beni kaplayan bu hali görün-ce göğsüme vurdu. Bunun üzerine benden bir ter  boşandı, sanki korkudan Allah’ı görüyor gibiydim. Peygamber bana, Ey Ubey! Cebrail bana bir harf oku diye gön-derildi. Ben ona ümmetime hafiflet diye müracaatta bulundum. O da bana ikincide onu iki harf üzere oku diye cevap verdi. Ben de tekrar ümmetime hafiflet diye mü-racaatta bulundum. Üçüncü de bana onu yedi harf üzere oku hem sana verdiğim her cevapla birlikte, benden isteyeceğin bir dileğin de verilecektir, dedi. Bunun üzerine ben, Ya Rab ümmetimi bağışla, dedim. Üçüncü dileğimi de bütün  yaratıkların, hatta İbrahim’in beni dinleyecekleri güne bıraktım, buyurdu."Müslim, Salatü’l Müsafirin

 

     Ubey b. Ka’b’dan rivayet edilmiştir: “Peygamber Benu Gifar çukur (göl-cüğü) yanında iken Cebrail ona geldi ve dedi ki:Muhakkak Allah, ümmetinin Kur’an’ı bir harf üzere okumalarını emrediyor. Rasulullah, Allah’ın affını ve mağ-firetini dilerim, benim ümmetimin buna gücü yetmez diye cevap verdi. Cebrail ona ikinci defa gelerek Allah, sana ümmetinin Kur’an’ı iki harf üzere okumalarını em-rediyor, dedi. Peygamber Allah’ın affını ve mağfiretini dilerim, benim ümmetimin buna gücü yetmez diye cevap verdi. Cebrail ona üçüncü defa gelerek, Allah, ümme-tinin Kur’an’ı üç harf üzere okumasını emrediyor, dedi. Rasulullah, Allah’ın affını ve mağfiretini isterim, benim ümmetimin buna gücü yetmez, buyurdu. Sonra "Cebrail ona dördüncü defa geldi, muhakkak Allah, ümmetinin Kur’an’ı yedi haf üzere okumalarını emrediyor, hangi harfle okurlarsa doğruyu bulmuşlardır. "Müslim, Salatü’l Müsafirin

 

     Bu hadisler bize tanıdık başka bir olayı anımsatmalıdır. Hatırlanacagı gibi Miraç olayının anlatımında da Allah ile Muhammed’in namaz konusunda Musa peygamber in aracılıgı ile bir pazarlıgı vardır. Orada uzun pazarlıklar sonucu namaz beş vekte indirilmiştir. Burada da gene Muhammed’i bu sefer Cebrail aracılıgı ile Allah ile pazarlık içerisinde görüyoruz.

 

     Bu konuda ortak olan husus şudur ki bu hadisler İslamiyet’in yayılmasından ve başarı kazandıktan sonra gerçekleşmiştir. Söz konusu okunan ayetler Medine dönemine rastlamaktadır. Örnegin Hişam Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olmuştur ve Ömer ile arasında şive farkı yoktur. Her ikisi de Kureyş kabilesindendir ve aynı lehçe ve aynı şiveyi konuşmaktadırlar. Ancak Kuran hicretten önce Kureyş lehçesinde okunmaktaydı. Yedi harf meselesi Hicretten sonra ortaya çıkmıştır.

 

     İbn Hacer, İbn Kuteybe'nin Müşkilü 'l-Kur'an'daki şu beyanını kaydeder: "Hüzeyl kabilesi (hattâ hîne) ifadesini (ayın ile) "attâ hîne" şeklinde, Esed kabilesi, (ta’lemûn ifadesini) "ti’lemûn," olarak okuyor, Temim kabilesi hemzeli, Kureyş ise hemzesiz okuyordu."İbn Hacer devamla "eğer herhangi birisi konuşa geldiği lehçesini bırakmak istese, ciddi sıkıntıya düşerdi. Buna binaen bir lutfu ilahî olarak bu kolaylık verilmiştir".

 

     Demek ki Muhammed zamanında anlamı bozmamak kaydıyla Kur’anı herkes kolayına geldigi gibi okuyabiliyordu. . Bu uygulama Osman zamanına kadar devam etti. Osman Kur’anı derleyip toparladıktan ve eski nüshaları yaktırdıktan sonra yedi harf meselesine son vermiş ve Kur’anı tayin ettirdigi gibi okutmaya başlamıştır. Nitekim Kur’an’ın bozulmadıgı, bir harfinin bile degişmedigi meselesi de Kur’an tek hale getirildikten sonra söylenegelir olmuştur.

 

     Bu konuda İslam dünyasında yeteri kadar yorum ve açıklama çabaları mevcuttur, bundan sonra da olacaktır. Konunun bizi ilgilendiren tarafı ise anlamı bozmadıktan sonra istendigi gibi okunmasıdır. Yani Kur’an okunmasındaki ya da Kur’anın içerigindeki anlamın gerçek anlam ifade ettigidir. Bu da Kur’anın her ayetine farklı anlamlar yüklemek çabasını boşa çıkartmaktadır. Kur’an yazıldıgı gibi ne anlam ifade ediyorsa gerçekte o anlamı ifade etmektedir. O anlamı ifade eden kelimelerle Kur’an okunması serbest bırakıldıgına göre o ifadelerin başka bir anlam ifade etmesi de söz konusu olamaz.. Bu da Kur’anın her sözünden farklı anlamlar çıkarma çabalarını geçersiz kılar. Şayet Kur’an ifadeleri farklı anlamlar içerseydi degişik şekilde okunması söz konusu olamazdı. Okuyanlar Kur’anın anlamını okudukları gibi anlıyorlardı. Ve bizzat peygamber onlara bu şekilde anlamalarını buyuruyordu. Bu yüzden de yedi harf üzerinden okumalarına izin vermişti, hatta izin almış ve onları zorluktan kurtarmıştı. O zamanki Kur’anı anlamak için tefsircilere gerek yoktu. Nitekim bu tefsir çabaları Kur’an ile sosyal hayat çelişmeye başladıgı zaman ortaya çıkmıştır.

 

     Ancak bizim düşündügümüz gibi düşünen akımlar da olmuştur. Bunların başında Şia gelmektedir. Şia, Kur’an’ın nüzulünde Yedi Harf meselesinin kabulünü Kur’an’ın tahrifine eş değer görmektedir.

« Önceki ::